Yetenek ve kişilik

Abone Ol

İnsanın doğal yapısının en belirgin ve güçlü tezahürü, inanma yeteneğinde ortaya çıkar. Düşünme ve duyma yetenekleri, tam işler halde gerçekleşebilmeleri bakımından inanma yeteneğinden, deyim yerindeyse, destek alma ihtiyacı duyarlar. Bu bakımdan, inanma yeteneği, ilk bakışta diğer iki yeteneğin de adeta kaynağıymış gibi algılanıp değerlendirilebilir. Bir başka ifadeyle, insanın inanma yeteneğinin kendiliğinden düşünme ve duyma yeteneğini içerdiği anlayışı çok doğal bir anlayış gibi kabul edilmiştir. Bu açıdan, düşünce tarihinde ortaya çıkan anlayışları, görüşleri, öğreti ve dünya görüşlerini tanımlamak ve nitelendirmek bir yaklaşım olarak irdelenebilir. Doğruluğu veya yanlışlığı, yeterliliği veya yetersizliği ayrı bir tartışma konusudur. Örnek üzerinde irdelemede bulunulabilinir. Mesela Batı Ortaçağı tanımını belirleyen ve “Skolastisizm” olarak nitelenen anlayışın kaynağında, insanın inanma yeteneğinin belirleyici önceliği söz konusuydu. Nitekim bazı Skolastik düşünürler, inanma yeteneğinin muhtevası temelinde tanımlanmış belli bir inancı kastederek, “saçma olduğu için inanıyorum” diyeceklerdir. Burada kastedilen, inancın muhtevasının doğruluğu veya yanlışlığından çok, insanın inanma yeteneğinin öncelenmesi ve vurgulanması olmalıydı. Çünkü “saçma” olarak nitelenmiş görünse de, söz konusu inancın ne olduğu, ilkeleri, anlam, değer ve yorumları, yine de insanın düşünme ve duyma yetileri bağlamında ortaya konulmaktan geri bırakılmak istenmemiştir.

İşte, insanın bu üç yetisi, hem kendi bağlamlarında, hem birbirleriyle anlam ve değer itibariyle dengeleyici bir ilişki temelinde ortaya konulmazsa, ister istemez, yanlış ya da yetersiz veya olumsuz sonuçlar doğurucu şekilde tezahür edebilir.

Gerçekten, inanma yetisi, düşünme ve duyma yetilerini besleyici, canlılık katıcı bir niteliğe sahiptir. İnsan inanmadığı ve duymadığı bir düşünceyi, davranışı, eylemi ve tutumu hayatına katmaz, dâhil etmez; bir süreliğine görünüşte kabul eder görünse bile, onda süreklilik sağlayamaz. Üstelik kendi içinde, bu üç yeteneği çerçevesinde çatışkılar, çelişkiler, gel-gitler, tutarsızlıklar yaşar, böyle bir yaşantının güçlüğünü, anlam belirsizliğini ve değersizliğini uzun süre taşıyamaz. Bir bakıma kişilik çatışması, bölünmesi, hatta kişiliksizlik savrulmaları yaşar. Kimi zaman inanma yeteneğinin dolu-dizgin şahlanışı şeklinde tezahür eder böyle bir kişilik, kimi zaman düşünme yeteneğinin onurlu ve verimli özelliğinin sözde gerçekleşmesi biçiminde görünebilir. Duyma yeteneği bakımından görülmemiş davranışlar da bulunabilir.

Kuşkusuz, insan, doğasından kaynaklanan bu üç yeteneği tam tekmil gerçekleştirmeye kuramsal olarak yetkin görünse de, mutlaka biri diğerlerine göre belli bir öncelikli işlev üstlenirler. Bu yeteneklerinin dengesini kendi kişiliğinde ve hayatında sağlayarak, belli alanlarda bunları tezahür ettirmede başarı gösterebilir. “İnanmış” bir kimse, bir sanatçı, bir bilgin veya düşünür şeklinde yapılan tanım ve nitelendirmelerin öznesi olarak ortaya çıkabilir. Böyle veya bunları çağrıştıran kişiliklere “yetkin”, “mükemmel”, “erdemli” denilmesi, bir anlamda sahip oldukları yeteneklerinin gereğini yerine getirmiş olduklarını, kısaca “insan” olduklarını kabul ve tasdik etme söz konusudur.