Tv kanallarının en çok izlenmeleri, bulunamayan kaybolmuş insanların arandığı ve çözülemeyen cinayetlerin çözülüverdiği programların yayımlandığı saatlerde ise, problem, ilk önce sorumlu kurumlarda aranmalıdır.
Sözü dolaştırmadan konuya doğrudan girmek istiyorum. Hakkında hükum verilmiş bir katil cezaevinde öldürülür, gazetelerin çok satanları olaya “infaz” derler. Bu birinci gün.
İkinci, üçüncü, dördüncü günlerde ise konu bulmuş yazarların tartışmaları vardır: Oh olsun diyenler, cesedin gömülmesinin engellenmesine toprağın reddiyesi diye döktürenler.. Bu arada bir müftüden alınan yapmayın, etmeyin ricalı demeç de dikkatlerden uzağa düşmüştür.
Cezaevleri bir devlet kurumudur ve oralardan da devlet sorumludur. Nasıl ki dağlarında meydan okunamıyorsa, cezaevlerinden de devlete meydan okunamaz, yapılması istenmeyen işler yapılamaz, gibi bir cümle ile söze başlamak, doğru olarak hukukculara düşer deyip, biz mezarlıklarımız üzerinden girmek isteriz bu haftanın en çok konuşulan ve tartışılan mevzularına.
İlkokulumuzun bahçesinin bir köşesini kazmaya başlamıştı, müdürümüz tarafından çağırılan iki amele veli. Kum havuzu yapılacaktı atlamamız için..
İkinci teneffüste biz yine o kazıyı seyre dalmışken, gördüklerimiz çığlık çığlığa ordan kaçırttı bizi. Toprağa saplanan balta kemikler çıkarırken, bir kafatasının biraz yukarı savrulmasıydı bizi korkutan.
Sonra öğrendim, köyden göç dolayısıyla yazıldığım o okulun yerinde, üç yıl önce bir mezarlık olduğunu.
Yakın sokakların çocukları sınıf arkadaşlarım, biz burdan geçmezdik demişlerdi. Sağı, solu, arkası bahçelerle çevrili o okulumuzu bir bahçe alanına değil de doluluğa ulaşmış bir mezarlıkta neden inşa etti devletimiz, sorusu hep aklıma takılırdı.
Hiç bir soru cevapsız kalmazmış. Başka fışkırmış kemikler gördüğümüzde ise açılan meydanlarda, parklarda, şehrimizin neredeyse eski mezarlıklar üstüne kurulduğuna inanacaktık.
Buğday pazarımız kazılıp yeri park alanı yapılmak istendiğinde, birkaç arabanın ancak sığdığı şehir garajı nakledilip yol genişletilirken çıkan insan kemikleri, belediyemizin çöp toplamakta kullandığı traktör römorkuyla götürülmüştü.
Şehrimizin eski bir şehir olduğunu ispata, Fatih devrinde yapılmış olan ulucamii ve Selçuklulardan kalan ve tüm çocukluğum boyunca depo olarak kullanıldığını gördüğüm Kervansaray yeterli sayılmış olmalıydıki büyüklerimiz tarafından, mezarlıkların ortadan kaldırılmasına tepkisiz kalmıştı insanlarımız.
Meclis’teki temsilcinin adının kullanıldığı, Paris şehrinin planını uygulatacakmış söylentisi mi idi yoksa, hiç kimsenin neden mezarlıklar sorusunu akıl etmemesinin sebebi.
Özal’lı günlere geldiğimizde de benim şehrimde mezarlık konusu değişmemişti.
Mahallemize en yakın ve bizim de rahmetli amcamızı defnettiğimiz Çerkes mezarlığının bir ucuna itfaiye garajı yapmak istemiş belediye reisimiz. O köşede ölüsü olanlarda bir telaş. Elleriyle kazdıkları o mezarlarda yakınlarının olan neyi bulabiliyorlarsa alıp götürmüşlerdi, gösterilen yeni mezarlığa.
Bizler uzakta idik. Olanları sonra rahmetli babamdan dinlemiştik.
“Amcanızın bulabildiğim tüm kemiklerini bir torbaya koyup ben de götürmüştüm.
O gece rüyama girdi, elimde büyüyen en küçüğümüzdü o. Adımla hitap etti bana. Parmağımı getirmedin eksik kaldım, dedi. Ertesi gün bir daha eledim toprağını ve yokluğunu hissettiği o parmağını da bulup götürdüm.”
Ortasından yol geçirilerek ikiye ayrılmış bir Anadolu şehrinin mezarlığını, bir olay dolayısıyla nasıl yazmıştı kartelin en büyük gazetesi, bilmem hatırlayan var mı Sağcılarla solcular mezarlıklarda bile ayrı yatıyorlar gibi cümleler kullanmasını, biz de konu etmiştik bir hikayemizde.
Cezaevinde öldürülen, hakkında hükum verilmiş bir katili mezarlıklarında istemeyen insanlarımıza bir şey söylemek bize düşmez. Devletin onca dini ve adli kurumlarını yöneten insanları varken..
Orda yatanları tanımaz olduğumuz da mı o mezarlıklar bizim olmaktan çıkacak
Bu sorunun da cevabını bilmeliyiz.
MİLLİ FORMAYI KURTARMAK
Geçtİğİmİz ay bir sabah gazetesi yazarından “Bunlar nasıl forma” başlığı altında Milli Takım’ımızın formalarını eleştiren bir yazı okuyunca, hep olduğu gibi demeyeyim ama, genellikle olduğu gibi yine bu işin altında bir iş var, demek düşmüştü bana.
Milli Takım forması anlatılıyor:
“Türk Milli Takımı formasının oluşmasının da, benzersiz bir geleneği var.. İlk milli maç.. Yoksulluk, parasızlık.. Beyaz iç gömleklerini giymişler. Göğsüne bayrağımızı sarmışlar.. Yıllarca dünya tanıdı, ezberledi bu formayı.“ (Hıncal Uluç – Sabah Gazetesi – 24 Mart 2016 – Bunlar nasıl forma)
İnternet bilgi depolarında küçük bir araştırma yapanlar, kulüp tarihlerinden süzülen şu ayrıntıya kolay ulaşabilirdi.
“Galatasaray’dan Ali Sami Bey ile Fenerbahçe’den Kulaksızoğlu Galib Bey’in başkanlığında 1912 yılında bir araya gelen heyetlerin hazırladığı güçbirliği metnine göre, yabancılarla oynanacak milli mahiyetteki maçlarda iki kulüp birbirlerine en kıymetli oyuncularını verebilecek, karma takım sahaya ‘Türk Gücü’ adıyla çıkacak, kırmızı-beyaz renklerdeki formanın göğsünde ay yıldız bulunacaktı.”
Yoksulluk, parasızlık gibi kelimeler yıllarca Halk Partililerin başarısızlıklarına kılıf olarak kullanıldığından, ilk milli forma imali anlatımında da istifade edilmiştir.
Ceket, pantolon üretebiliyorsan, “Beyaz iç gömleği” üretiyorsan, iki renkli forma üretememen beceriksizlik olmasın
“Bir jüri seçilse, onlar karar verse..” İlla akıllıların olduğunu kabul eden kurucu Meclis’cilikkompleksi taşmalı bir yerlerden…
Yahut “bir yarışma” açılmalıymış. Kendilerine dünya tasarımcıları dedirtenler şu sıralarda boşta geziyorken..
Harcandığı paraya göre “Milli Değer” olurmuş bir milli forma..
Sanki bugün kullanılan mevcut forma emeksiz ve Türk Milli Takımı’na yakışacağı düşünülmeden yapılmış..
Vazgeçelim mi onca masraftan Ama sebep ne
Sebebin fotoğrafını, belgesini bulduk, yayımlıyoruz. Herkes iyi baksın, o milli formalıya. Hani ben bu işin altında bir iş var, demiştim ya..
Arşivimde dolaşıyordum kaç gündür. Özel aradım demiyorum ama, bir iz, bir itiraf bulacağıma inanıyordum. Karıştırdığım dergiler yarı resmi Halk Partisi yayın organı olmakla ünlenmişlerdi devirlerinde.
6 Ağustos 1937. “İnönü, mühim bir tamim neşretti” denilerek kayda alınmış bu formalı resim. Neler anlatılıyor neler…
Milli formayı giydiğine gore, İnönü milli adamdır. Özellikle gençliğine adım atmaya hazırlanan çocukların bilinç altlarına işlensin.
Tekmeledikleri, yani görevden uzaklaştırdıkları, imha ettikleri ise, her ne kadar idareci, bürokrat olsalar da, şekilde görüldüğü gibi bir yerlerinden,şapka kanunu gerçeğine rağmen takkelerinden mesela, gerici oldukları bilindiğinden…
Yandaş kalemşorluk ne zaman ve nasıl başlamış, bunu göstermek, ispat etmek için yazmıyoruz bütün bunları şimdi.
Sabah Gazetesi yazarı sayın Hıncal Uluç’un Milli Takım formasına itirazının ana sebebini anlatmak istiyoruz.
İnönü’ne böyle Milli formalar giydirildiği günlerde, mesela sizler ortaokul çocuğu olsanız ve evinize giren on kuruşluk tek mevkutede bu resimleri görseniz, psikologlara, psikiyatrlara sorun bakalım, etkisinde kalır mısınız, kalmaz mısınız
Neymiş efendim
Milli Takım’ın her yeni forması, eskisinden daha iyi olurmuş.
İspat ettik değil mi
KAMUFLAJ GÜNLERİNDE...
Bir CHP milletvekili, kartelin bir tv kanalında devşirme sıfatını verdiğimiz, galiba bundan sonra ilk demek de durumundayız, bir ünlünün sorularını cevaplarken demişki:
“Cemaatin darbe yapacak gücü yok!”
Kartel tv’lerinin ölçüleri belirlenmiş programlarını izlemeye tahammülüm olmadığından ve bazan da akıl sağlığımı önemsediğimden, gazetelere yansımalarından takip ederim. Hem başka analizcilerin söylediklerinden de haberim olur.
“Cemaatin darbe yapacak gücü yok!”
Konuşanın kimliğini ve size anlatıldığı kadarıyla hayat hikayesini bilmiyorsunuz sayın kendinizi. Bu cümleyi kimin söylediğini tahmin edersiniz illa Bir cemaat mensubunun değil mi
Cemaatini anlatıyor. Şimdi darbe yapacak gücü yok, geçmişte vardı, sonra da olacak…
Devamı da varmış konuşmasının. Diyorlarki: O konuşma üstüne Genelkurmay Başkanlığı’ndan, darbe yapmayı düşünmüyoruz, cemaat de yapamaz gibi manaların verildiği bir açıklama yapıldı.
Adını yazmadığımız ve fakat kim olduğunun anlaşılmasını sağladığımız, CHP’nin sayın milletvekilinin şahsını konu etmeden, onun örnekliğinde cemaati anlatmak, anlaşılmasını sağlamak hakkımızı kullanalım müsaadenizle.
Gizlediği, gizli kıldığı ve hiç deşifre ettirmediği elemanlarından belli olur bir cemaat diyor, sosyoloji ilminin uzmanları.
İşte o elemanlardan biri, kastımız o CHP milletvekili değil, taraftarlarının yeni bir eylem umudunu dizginlemek isterse, herkesin duyacağı şekilde, güçlerinin olmadığını söyleyerek başarmaz mı bu işi.
Dahası, başka kurumları da devreye sokarak, o eylemin zihinlerde canlı tutulmasını sağlayıp taraftarlara moral vermiş olmaz mı
Herkes sanıyorki tüm cemaat mensupları adı belli şirketlerde, medyada yağlı ballı yaşıyorlardı.
Cemaatin zulm ederek, haksızlık ederek test ettikleri kimse yok mu, diyorsunuz Olamaz mı
Kırk yıldır Devlet’in, bakalım ne kadar büyüyecekler, ne yapabilecekler merakından milletten sakladığı ve Refah Partisi hükumeti hariç, diğer tüm hükumetlerle ortaklık kurmasına izin verilmiş bir oluşumdan, ben orda ikinci adamdım, bütün yazılı basın bana bağlıydı ama, onlardan değildim, diyerek ayrılıp çıkılmış olunmasına bu ülkede bir tek iktidara yakın tv kanalları inanıyordur.
Darbe peşinde olduğu söylenen ve ara sıra da yapmalarına müsaade etmedik diye övünülen bir iktidar günlerinde hala insanlara darbe konuşturuluyorsa, sözkonusu cemaatin daha gizli ve eskisinden daha etkili bir pozisyon aldığını düşünmüyor ve kendinizi tedbirlere sevketmiyorsanız, bu, onlar kadar iyi yetiştirilmediğinizin ispatlamasıdır.
Bir de böyle düşünün!