“Cumhuriyet hükumetlerinin bir bütçe geleneği vardı. TSK’nın talebini üçte iki oranında karşılamak. Yani talep edilenin yüzde yetmiş civarındaki bir tutarı o yılın bütcesine konurdu. Gelenek bu oranda oluşmuştu.”
12 Eylül öncesi hükumetlerin koalisyon ortağı ve Başbakan Yardımcısı rahmetli Erbakan Hoca’mızın, genellikle Demirel’in, ihtilal sonrasında da T.Özal hükumetlerinin uyguladığı bu gelenği vurgulamasının bir sebebi vardı elbette.
“Bu gelenek bizim Refahyol hükumetimizin bütcesinde son buldu. TSK ne talep etmişse, aynen bütcemize koyduk.”
O efsane başbakandan duyduğumuz hayallerimizi genişleten bu konu, gün 28 Şubat’lardan sonra olduğunda bir tuğgeneralin de gündeminde idi. Katıldığı bir tv programında, “TSK’ya bütçeden ilk defa talep edileni veren Erbakan, bizi satın almak istemişti,” gibi birşeyler dediğini üzülerek duymuştuk.
Anlatmak istediği, TSK içindeki ihtilal yanlılarının muhalefetini, Erbakan Hoca bütçe paylarını tam vererek kırmak istemişti, tezi idi belki de…
Halbuki bilmeleri gerekirdi, bütçesinden belli olduğunu bir hükumetin.
Emekli GKB İlker Başbuğ’un medyaya yansıyan “peygamber ocağı denilen bir yerdir orası” haykırışını (başka hangi kelime uygun olur buraya) biz, rahmetli Hoca’mızdan da çok duymuştuk, 28 Şubat’ın zulüm günlerinde de.. Birkaç generalin yanlış düşünmesi, yanlış icraatı TSK’ya mal edilemez, diyordu. 2015 yılının ilk günü dinlediğim, yetişmemizde emeği olan insanların kurduğu İlim Yayma Cemiyeti yurtlarında kalanların geleneksel kahvaltı toplantısında dinlediğim, hükumette başbakan yardımcılığı görevi de olan sayın Numan Kurtulmuş yine İstanbul İmam Hatip Lisesi’nin yaşadığı 27 Mayıs günlerini anlattı.
O ihtilalden hemen sonraki günler. İstanbul İmam Hatip Lisesi’nin ziyaretçileri vardır. MBK Başkanı Cemal Gürsel ve erkanıdır gelenler.
Ziyaretçi ihtilalcilerin sorularına ve öğrenmek istediklerine, kendi de bir emekli asker olan rahmetli Vehbi Bilimer geniş izahlarla cevaplar verir.
İhtilalciler ziyaretlerini bitirip, gittiklerinde, “İmam Hatip Lisemizi kapatmaya gelmişlerdi,” kanaatindeki İlim Yayma Cemiyeti’nin ve İstanbul İmam Hatip Lisesi’nin banileri o güzel insanlar artık rahatlamışlardı.
(Önemli not: Bu ziyareti araştıranlardan yakın tarih uzmanı ve kültür tarihçilerimizden Süleyman Zeki Bağlan derki: O gün orada olanlardan yetiştiklerim bana, ihtilalcilerin İHL’ni kapatmaya geldiklerini, lakin yapılan izahlar ve verilen fikri mücadele neticesinde vazgeçtiklerini anlattılar. Dolayısıyla kanaatim de bu yöndedir.)
Halk iradesinin siyasetteki tecellisi DP iktidarını bir gece darbesi ile devirenlerin, İHL’lerini de kapatabilecekleri endişelerinden insanlarımız, o ziyaret sonrasında uzaklaşmışlardır.
İhtilalin başı Cemal Gürsel’in kapatmadığını;kapatmayı, kapattırmayı artık kimse aklına dahi getirmez, getiremez!
Ünlü ziyaretin veda anının bir hatıra fotoğrafında tesbiti böyledir. Süleyman Zeki Bağlan’dan aldığımız bu resim, bir sulhün görüntüsü değil mi
27 Mayıs ihtilalcilerinin, ihtilalin ilk aylarında (Haziran mı ) Konya İmam Hatip Lisesi’ne yaptıkları resmi yardım (Aklımda 500 bin lira diye kalmış) bilinmeli ve o günlerin talebelerinden; Hoca’ların ve iz bırakanların yazarı Mustafa Özdamar’ın şu anlattıklarıyla birlikte değerlendirilmelidir.
“Bizim okulun bütün öğrencileri Cuma günleri törenle Alaaddin Camii’ne giderdik. Üst sınıf öğrencilerinin imam, hatip ve muezzin görevlerini yaptıkları namaz sonrasında yine tören dizilişi ve yürüyüşü ile okulumuza dönerdik.”
Başbakan Yardımcısı sayın Kurtulmuş’un çocukluk günlerinde duyduğu İmam Hatip Lisesi’nde yaşananları bize naklettiği kadar, 12 Martta kapatılan orta kısımlarını tekrar açtırıp ve 29 yeni İHL ilavesiyle sayılarını 101’e ulaştıran,
Sonraki yıllarda da ortağı olduğu MC hükumetlerinde 230 yeni İHL açılmasını sağlayan rahmetli Erbakan’ın yasal ve müslümanca mücadelesini hatırlamaması ve hatırlatmaması, “Yeni Türkiye”den olmak icraatıydı galiba.
“Türkiye dindarlaşmıyor, Türkiye demokratikleşiyor!” tezlerini de ısrarla ve üstüne basa basa seslendirmesi Başbakan Yardımcısı sayın Kurtulmuş’un, anlaşılmakta zorlanılan icraat cümlelerindendi.
Fakat hemen sonra, “Demokratikleşme önümüzdeki süreçte tamamlanacak” demesi, “siz süreçleri uzattıkça, bizim de size katlanmalarımız uzuyor ama…” itirazlarını düşürdü insanların akıllarına.
Konuşmasında, sayın Başbakan ve diğer hükumet üyelerinin de yapıtğı gibi sık sık “Eski Türkiye- Yeni Türkiye” mukayeseleri yaptı sayın Kurtulmuş da…
Hangi Türkiye eski idi, hangi Türkiye yeni idi
Sayın Başbakan Yardımcısı’nın bize ve hükumet üyesi sayın arkadaşlarının başka yerlerdeki konuşmalarından bunu anlamak mümkün değildi ama, mutlaka iyi bir şeydir bu yeni olmak algısı yayılsın diye konuşuyordular herhalde.
Çünkü sayın Kurtulmuş yeni Türkiye, Eski Türkiye derken, kendisi de salondaki dinleyiciler gibi bir önceki asırdan gelme idiler.
Dahası Eski Türkiye, Yeni Türkiye farklılığı üzerinden politika yapmak patenti yahut icadı Halk partililere aittir. İlk defa onlar sindirmeyi denemişlerdi insanları, Türkiye’leri eski’li ve yeni’li söylemlerle anlattıklarında.
Tutmadı Halk partililerin bu taktiği önlerine sandık konulduğunda, “Yeni Türkiye” yaptık iddiasındaki CHP hükumetini yenileyiverdiler; yerlerine DP hükumetini koyarak..
CHP taraflısı bir yayın organının 1941 yılındaki bir sayısından aldığımız bu belgede, Yeni Türkiye’nin bir vekili, birkaç çocuğun eline diploma uzatmayı büyük icraat sayıyor, eski Türkiye’de yoktu bu işler, diyerek. (Bir gün gazetemizin tarihçisi Ahmet Anapalı ya da Süleyman Zeki Bağlan yazsalar, ne iyi olur, değil mi Eski Türkiye’nin zaptiye nazırlarının elinin değdiği gençleri, varsalar tabi, ve Milli Şef vekillerinin “Tabutluk”larda çürüttüklerini…)
Bizleri bugünlere, bu “Yeni Türkiye” günlerine ulaştıran AKP hükumetlerinin sonuncusunda görevli sayın Numan Kurtulmuş’a bir hatırlatma yapmak isteriz. En kötü ihtilal 28 Şubat’ın zulmüne uğramış Milli Görüş siyasetçileri, “TSK’nın antiamerikancı antisiyonist askerleri tutuklanıyor” itirazlarını seslendirirken meydanlarda, savcı cübbesi giydikleri iddiasıyla karşı çıkanlar, bugün nelerini daha çıkardılar da “Yeni Türkiye”li oldular Yoksa bu işler, 28 Şubat’tan hesap sormayı engelleme, savsaklatma veya unutturma işleri mi idi
Hikayeler Neden Hep “Molla” Üstünden
Osmanlı’nın son yıllarında Bab-ı ali’de görevli cübbeli, sarıklı bir mollayı öz kimliği ile Karaköy İskelesi’ndeki bir İngiliz gemisine binerken görürler.
Saç, sakal, cübbe gitmiş, katrani libasının üstüne bir istavroz gelmiş. Görenlerin, içimizdeki ajanlardan biri de bu imiş, üzüntülerini yansıttıkları hatıralarından öğrendiğimiz bu gibi olaylarda, fert kalmalarından, taraftar toplamamalarından mı teselli bulurduk
Taraftarlı ajan farkının ne olduğunun en taze örneğini (olay eski ama..) Adnan Öksüz yazdı gazetemizde; uzun yıllar siyasetle yoğrulan, eski Cumhurbaşkanı’nın yanında bulunan işadamı diye tanıtılan dönemin AKP’li insanlarından Tevhit Karakaya imiş anlatıcı. (Milli Gazete – 28 Aralık 2014 – Adnan Öksüz yazıları)
Kısaca özetleyelim: Afganistan’da bir Topal Molla, yüzbinlerce taraftar topladıktan sonra bir isyan başlatır. Kardeşinin, kardeşi katlettiği bu iç savaştan sonra Emir Emarullah Han ülkesini terkederken, sınırda öz kılığı içindeki Topal Molla’ya şunu söyler: Senin ingiliz casusu olduğunu başından beri biliyordum. Ama halkımı inandırmama imkan yoktu.”
Adnan Öksüz’ün sütunundan bir daha okuduğunuz bu olaya, bir de şimdi burdan bakalım. Görelim, neler diyebileceğimizi..
Bir ülkenin bir şehrinde çok iyi yetiştirilmiş bir ajan, Topal Molla adıyla ikamet ettirilebilir. Bilgisi, hitabeti, kıyafeti etrafındaki birkaç kişiyi cezbedebilir. Lakin o birkaç kişinin birkaç yüzbin olması için propaganda, yönlendirme ve teşvik gerekmektedir. Yani hiçbir zaman Topal Molla’lar yalnız değildirler; görevleri tek kişilik değilse, kitleleri ilgilendiriyorsa.
Yerel bir örneğini, yani dış bağlantısız bir örneğe çocukluğumuzda biz de şahit olduk. Şehrimize tayin edilmiş bir vaizi, en derin hoca diye anlatmaya başlamıştı insanlar birbirlerine; daha görmeden ve tanımadan. Bizim de güzel sözlü vaizlerimiz vardı halbuki.
Geldiğinde hazır bir dinleyici kitlesi bulan yeni vaizimiz, her hafta bir başka camiye taşıyordu insanları. Kaç komşumuzun, kaç arkadaşının, kaç tanımadığımızın babamın dükkanına gelerek, haydi gidelim, araba hazır davetleri yaptıklarını çok kere duydum, gördüm.
12 Eylül geldi çattı. İnsanların meraklarından biri de o vaizleri idi. Acaba ne yapacaklar
Gerçi çok geçmeden öğrendiler. Vaizlerinin, birkaç yıldır her resmi daireye girişlerinde yapımı için bağış verdikleri heykel derneğine başkanı olduğunu. Atatürk deyince ülkeyi heykellerle donatmayı görev bilenler mi onu çok uygun bulmuştu başkanlığa, yoksa o çok önceden mi yapmıştı müracaatını Kimse merak etmedi. Öğrendikleri yetmişti onlara.
Belki de hedef, bu neticeyi almak idi Heykelli derneklere hayatlarını veren ve başkanlık bekleyen onlarca emekli memur varken… Sonraki gelişmeleri orada olmadığım için bilmiyorum, fakat tahmin edebiliyorum, gelecek vaizler dinleyici toplamak için çok zorlanacaklardı..
Anlatılan Topal Molla örneğine gelirsek… Hiçbir Afganinin onda hata, kusur, yanlışlık görmemesi ve hesap sormaması inandırıcı değil. Çünkü hepsinin mi bilgisi, sezgisi, zekası o Topal Molla’dan düşüktü. Etrafındaki heyet bunu engellemiştir derseniz, olayın tek kişilik olmadığını kabul edersiniz ki, asıl merak edilmesi, araştırılması gerekenler onlardır.
Emir Emanullah han’a baktığımızda da bize eksik bilgiler ulaştırıldığını hemen anlarız.
Bir casusu başından beri biliyorsa bir Emir, tedbir alamaz mı Yoksa ona, onun bir casus olduğunu bildirenler vardı da, kendisini korudukları gibi onu da koruduklarını mı söylemişlerdi
Bir Emir halkına neyi anlatmak istemişte, anlatamamıştır. Halk anlama özürlü olmadığına göre, Emir’I dinlemeyerek, elmanın diğer yarısını mı tercih ettiklerini gösterdiler
Topal Molla “Vazifem bitti, İngiltere’ye dönüyorum” derken, sınırda karşılaştığı Emir nereye gidiyordu dersiniz
“Üstüste sorular soru içinde” rahmetli üstat Necip Fazıl böyle diyordu. Şimdi biz, en önemli sorumuzu başlığa yazarak kendimize dönelim.
Milli Gazetemizin 24 Aralık 2014 tarihli nüshasından, Mahmut Toptaş Hoca’mızın “Açıklık esastır” yazısını bir daha okuyalım.
İçe kapanmak yok.
Kapalı devre çalışmak da yok.
Erkam’ın (Allah ondan razı olsun) evini örnek vererek gizlenmeye, sinmeye de gerek yok.
Çünkü Kur’an-ı Kerim’i dünyanın her tarafındaki İslam düşmanları kendi dillerinde okuyabilecek durumdalar.
Kur’an ayetlerinin manasını tahrif ederek kâfire şirin görünmeye çalışanlar da bilsinler ki o merkezlerin eli altındaki oryantalist/şarkiyatçılar, Kur’an’ın içeriğini senden iyi bilirler ve senin kuyruk sallayan sözlerine gülüp geçmekten ve sana kemik atmaktan başka bir şey yapmazlar.
Soruşturmalar Başlatıldı Köşesi
Çizgileriyle çizdiler bizi
“Çocukluğumdan beri Zagor, texas, Tommiks, Mister No, kızıl maske okurum. En çok Baltalı ilahı severim.”
- Ünlülerden bir ünlümüz...
Bir hukukcu ünlümüz...
Neden onların çizgi roman kahramanlarıyla oyalanıyor çocuklarımız Son yılların en ünlü sorusudur bu.
Cevaplardan Cevap Beğeniniz
Kendi kahramanlarımızın yaşamasına müsaade etmediğimzden..
Bir tek kahramanla yetindiğimizden..
Yaşamış kahramanlarımızın, yahut üreteceğimiz kahramanlarımızın, o bir tek kahramanla karşı karşıya getirileceğini bildiğimizden ve bu tartışmalardan, suçlamalardan kaçmak istediğimizden..
Bahse konu çizgi roman kahramanlarının topraklarında yaşamayı istediğimizden, tercih etiğimizden, özlediğimizden..
O çizgi romanların içinde hayallerimizi daha hür, daha oralı (Batılı) hissettiğimizden..
Her an birşeylerle suçlanmak korkusuyla yaşadığımızdan ve delil vermek istemediğimizden. (Hukukcu düşünüştür bu)
O ünlü’ye bakarken aklımıza bu ihtimaller geldi.
Bir derginin başyazısından aldım bu üç paragrafı. Dikkatiniz üçüncü paragrafta olsun isterim.
Vasıfları ve ebadları yazılmış bir olayın mutad suistimal vak’alarından biri sayılmasına, söylenmesine, dinlenmesine, yazılmasına isyanın olduğu bu yazıdan, ülkemizin nüfusunun 18 milyon olduğu günleri anlıyoruz, bir; suistimallere alıştığımızı, sıradanlaştırdığımızı anlıyoruz, iki; başımızdakinin Milli Şef olduğunu, CHP’nin hükumet olduğunu, ikinci cihan harbinin yeni yeni kızıştığını ve tarihin Mart - 1941 olduğunu anlıyoruz, üç..
Başka anlayışlara ulaşmak ihtiyaridir.
Herkesler, yani diğer gazetelerin yazarları, gizli, saklı, yasaklı kayıtlara, kasetlere ulaşırken ve onları yayımlamakla öğünürlerken, biz boş mu duralım kardeş!
Gittik, Kemal Kılıçdaroğlu ve arkadaşlarının yeni transferleri sayın Bekaroğlu’nu nasıl karşıladıklarının kayıtlarını getirdik.
O gün CHP grubu bu resmi vermiş, sizin de gördüğünüz gibi.
Bekaroğlu, CHP’ni canlandırmıştır.
DEPREM YAKLAŞTI
İnsanı köle yapan zalim, vaktin doluyor,
Mazlumlar toplu sesle haykıracak yakında;
Zulümden kule yapan zalim, deprem geliyor,
Mazlumlar toplu sesle fay kıracak yakında!..
ISIRAN SIR
Emanet edilmişse,
Şahsına mahrem bir sır;
Kimseye verme sakın,
Gerekirse bir asır;
Dilin rahat durmazsa,
Dişini kullan ısır;
Söylemişsen sırrını,
Geri gelir ısırır.
Ekrem Şama