Yenildik, ama ezilmedik yılları bitmiyor

Abone Ol

Bugün işin kolayına kaçıyorum. Ülkenin yüzü maskeli çocukları, -ki kendileri saklamak istiyorlar, alevlerin kızıllğının yansıması sanmasın diye insanlar, yüzlerinin kızarmasını- sokaklarına ve ocaklarına ateşler düşürürken, ben bugün işin kolayına kaçıyorum.

İşin kolayı, futbol yazmaktır.

Futbol, yani gazetelerimizin birkaç sayfasını alıp götürürken, antidepresen tablet olarak ilaç dolaplarımıza gelen topların yuvarlak olma hali..

Bakalım biz nereye kadar ve nasıl yuvarlandıracağız. Adım Hıdır, (Bugün) elimden gelen budur, merak eden okur..

Ecnebilerin işgali altındadır yeşil sahalarımız. Her hafta en iyi yabancı oyuncu seçmeleri yapılması artık bir gelenektir kartel medyasında ve ona benzemeye çalışan kalemi küçük fakat ağzı büyük, daimi uçak yolcusu köşecilerin gazetelerinde.

Kronik rahatsızlıklarını tedavi ettirmeye gelmiş topcuların ve işin daha alfabesinde olanların  şartları oluşmadığından bu seçmelere sokulmazlar.

İşte böyle birisi, bir iki üç hafta geçmiş hala bir tıkı yok. Halbuki geldiği ülkedeki son maçını ne kadar da ballı yazmıştı gazetelerimiz: Üç tane gol attı!

Tophane Tyafun’dan yetişmiş Hasan’ın anlattıklarını hatırlıyorum. Aktif futbol hayatının son maçlarından birinde, rakip takımın golcüsü gelir yanına. Bir ricası vardır: “Ağabey, bana görücü gelmiş İstnabul’un büyük kulüplerinden biri. Oraya transfer olmamı engelleme. Yol ver geçeyim..”

O ricacı, gol atıcı oyuncu diye büyük kulüplerden birine alınan o ricacı futbolcu, birkaç yıl oynamasına ragmen gol atabilme kaabiliyetini geliştiremediğinden, bir başka İstanbul’un büyük takımına müdafaa oyuncusu olarak satılmıştı sonraki yıllarda.

İlk üç haftada hiç tıkı olmayan ve dördüncü beşinci haftalarda olacağına dair bir ışık vermeyen o el oyuncusunun bir röportajı vardı, oynadığı kulübü duygusal nedenlerle tutan bir tarafsız gazetede.

“Siz beni derbide görün!”

Derbi dediği, rakip İstanbul takımı ile yapacakları maç. Ne zaman Daha on hafta var. Peki neden derbide Neden on hafta beklememiz gerek Derbi sayılmayan maçlarda kendini göstermesini engelleyen ne

Adam bu ülkeyi çözmüş, kafasına göre takılıyor, alacağı paraya bakıyor.

Bizim gazetenin spor servisine gösteriyorum o gazetenin o sayfasını. Okuduk, diyorlar.

Peki, diyorum. Bir haber de siz yazmayacakmısınız Sonra açık açık anlatıyorum: Manşetiniz şöyle olsun: “Derbiye kadar top oynamayı öğreneceğini sanıyor!”

Yazmadılar. Yazsalardı sizin de haberiniz olurdu. Gerekçeleri: Onun oynadığı futbol kulübünün taraftarlarını karşımıza almayalım.

Dedim ya bu ülkede futbol yazmak kolaydır. Onun içindirki ben de bugün bu kolaylığı seçiyor, futbol yazıyorum.

Milli Takımımızın aldığı netice ortada. Halbuki ne manşetlik cümleler hazırlamışlardı kartel gazetelerinin futbol sayfacıları.

“Bizi Çek-emediler!”

“Bizim kantarda ağır çek-emediler!”

"Çek-e Çek-e bitirdik!”

Yenseydik böyleydi. Hatta işin içine felsefe dahi karıştırabilirdik. Maçtan önce Teknik sorumlumuz ne demişti

“Ahlaksız olmak fırsatını ele geçirmemiş birine ahlaklı demek olmaz!”

Elbette böyle büyük felsefe lafı eden teknik adamın takımı çok gol atar sahada. Çeklerin bir felsefecisi bile yokmuş.

Rıza Tevfik doktor, şair, edip, pehlivan, ayan meclisinde aza. Aynı zamanda ses getiren bir taklid ustası da.. İmzasını filozof Rıza Tevfik diye atmaya başladığı günlerde, Bab-ıali’nin şair saydığı / yaptığı birinin nüktesi üstüne çöküverir: Rıza Tevfik, şimdi de filozof taklidine mi soyunmuş

Ahlaksız olmak fırsatı nasıl eline geçer bir insanın. Ne olmalı, nasıl olmalı da bir insan ahlaksız sayılmalı Mesela hak etmediği ücretleri yıllarca alması, tüysüz yetimlerin emanate koyduğu hazine dairelerinden.. Böyle olmak o tarife girmeye yeter mi

İki esnaf konuşuyor. Biri diyorki: Para kazanmanın çok ahlaksız yolu vardır. Ama para kazanmanın ahlaklı yolu tekdir.

Diğer esnaf hemen atılır: O bir tek yolu söyle de biz de öğrenelim.

İlk esnafın cevabında yanık bir ciğer kokusu sezilmekte: Bu yaşa kadar öğrenmedin. Ben diyeceğim de öğreneceksin, öyle mi

Milli Takım yenildi

Ben bugün işin kolayına kaçtım ve futbol yazısı yazıyorum.

Gelenek oldu gayri, her milli maçtan sonra kalecilerimizi müdafaa etmek. Önce kulübünün yöneticilerine düşer söz, demeç verme fırsatı kazandırdığı için teşekkürle başlar kalecisine; sonra gözdağları, dik yamaçlı yamaçlı; kuş uçmaz, kervan geçmez: “Kalecimizi yedirmeyiz.” Halbuki o yemiş yiyebildiği kadar..

Bir tek şu soruyu sorsunlar istersin o futbol sayfalarının muhabirleri: “Bir seçme maçında o golleri yiyen bir kaleciyi transfer etme hakkı bulurmuydunuz kendinizde ”

Gençliğimin milli takımlarının değişmez bir kalecisi vardı. Takımının kalesini beklerken duyduğu heyecandan çok uzak görürdüm onu milli takımın kalesini koruduğu maçlarda.. Kimse seslendirmediğine, kimse yazmadığına göre, bir bana böyle geliyordur, der geçerdim. Emekliliğinde kendi itiraf ettiğinde ancak ve yine bir tek ben vurdum kafamı taşlara.

“Milli Takım maçlarında gönülsüzdüm” dediğini, isteyen gitsin, bulsun gazete arşivlerinde. İşin daha acısı, kimse, ama neden diye sormadı. Ve hatta milli takım kalesini korumak ve bir kere bile olsa milli olmak aşkıyla yanıp tutuşan onca kaleciden de bir sitem görmedim, bu itiraf üstüne, gazete sütunlarında. Sonra o gönülsüz adam gönüllü milli takım çalıştırıcısı filan oldu, dediler.. Filozofluğu da ukdesine alma başarısı gösteren milli takım sorumlumuzun, “Artık bundan sonra milli takımda gönüllüler oynayacak” demesi mi bunları yazdırdı bana, bir şey diyemiyorum. Milli takımımız yine yenildi. Ben işin kolayın kaçıyor futbol yazısı yazıyorum. Ne kadar kolaymış..

“Mısır’ı aldık ama, Sinan’ı kaybettik” mi demişti Yavuz Selim Biz de öyle bir şey diyerek bitirelim yazımızı.

Milli Takımımız yine yenildi ama, çok paralı bir filozofumuz daha oldu. Adını vermeye stadlar yetmedi, şimdi okullardadır sıra..

Bina Okuduk, Bi Da Okuyalım

Birkaç yıl önce idi; siz on-onbeş yıl deyin buna. Hani özel radio istasyonlarının rağbet gördüğü, dinlendiği o yıllardan bahsediyorum.

Bir radyo istasyonunda bilgili olmaktan çok ukala olmayı yeğlediklerini ses tonlarına yansıtmış iki kişi sabah muhabbeti yapıyorlardı; birbirlerini tasdik ede, ede..

- Bazı şehirlerimizin iki ismi var, diyordu biri.

- Evet, mührünü basmaksa ötekinin işi. Düzeltmesi de cabadan.

- İllerimizin desek daha doğru olur. Sakarya var, Adapazarı var.

- Kocaeli-İzmit..

Bilgi yarışı sürüyor.

- Antakya-Hatay gibi.

- Mersin’I, İçel’I de unutmyalım ha..

Üniversite giriş imtihanında terlediğim güne döndürdü beni, bu mecburen duyduğum tatsız sohbet. Cevaplamaya çalıştığımız sorunun biri bu konu üstüne idi: Aşağıdakilerden hangisi bir şehir değil, toprak parçasıdır Adapazarı, İzmit, Hatay, Antakya, Mersin..

Şıklar birebir böyle olmayabilir ama sorunun ruhunu yansıttığımı biliyorum. ÜGİ sonrası arkadaşlarla değerlendirmemizi organize eden bir asistan ağabeyin üzüntüsü hala gözlerimin önündedir. Yirmiden fazla üniversite hayalli adaydan bir kişinin doğru cevap verdiğini öğrendiğinde, bakışlarını pencereye çevirmişti.

O gün o radyo programını dinlerken hafızamda canlanınca bu anılar, gayriihtiyarı dudaklarımdan “Hala değişen bir şey yok” itirazının dökülmesini duyan ve arabayı kullanan arkadaşımın çocuğu demesin mi “Güzel muhabbet ediyorlar, biz de bilgileniyoruz işte..”

“Sen gazete okuyor musun Daha doğrusu bizim gazetemizi okuyor musun ”

Bir zamanlar babasının abone olduğunu, ama birkaç yıldır eve gazete girmediğini, eve gidip gelirken radyo dinlediğini, evde televizyon seyrettiğini, en son okuduğu kitabı hatırlayamadığını duyduğumda, ben de bir itirafta bulundum. Biz yine bina okuyacağız.” Sesimde bir mahzunluk, bir gariplik, bir hayal kırıklığı tozu var.

“Ağbi sen okulu bitirmemiş mi idin Yoksa bir de inşaat mı okuyacaksın ”

O arkadaşın çocuğunun arabasına bir daha binmedim. Babası, benim oğlan şirkete gelirken ordan geçiyor, senide alsın, diye çok ısrar etmesine rağmen.

Diyeceksiniz ki sen bu yazıyı şimdi niye yazdın Kızarım ha.. Şaka, şaka.

TV seyretmiyor musunuz Alt yazılarda geçen haber spotlarını okumuyor musunuz İşte oralarda işleniyor bu konu. İşin doğrusu üstünde durmak niyetinde değildim ama, Hıncal Uluç konu ciddidir deyip yazınca, bir de ben dokunayım dedim. (30 Eylül 2014 - Sabah Gazetesi - Hıncal Uluç - Sinek Ufak Ama)

Yazık! Öğretmenlerin emeklerine..

Kartel medyasının biraz fazla müdahil olduğu adli olayların başında gelir Garipoğlu davası. Adaletten çok, reyting kaygısını güttükleri üzerinedir bu ülke insanlarının kanaati. Etinden, sütünden, testeresinden yararlanan kartel kalemşorlarına ünlü devşirme de katılmış. Urganı kontrol ediyor elleryle. Ahali diyor, yanında yöresinde bulunanlara. Beyaz Türkler artık ahalileniyor fikrini mi çakmaktır niyeti yoksa bilinçaltlarına. Ahali tepki göstermiş. İlki şöyle imiş o tepkilerin, sonrakileri herhalde sonra okuyacaksınız. “Kesin bir dümen vardır bu işin içinde, astı gösterip herifi salacaklar.”

Kışkırtmadır, provakatörlüktür desek, yeter mi

Bir insan nasıl bu kadar vicdansız, merhametsiz, gaddar olabilir Ahali derken kastettiği yeni sınıfının insanları olsa dahi olmaz bu. Biz Kabul etmeyiz. Onlar da bu ülkenin okumuş yazmış çocuklarıdır.

Bir tv tizisinde bir parkı açık hava meyhanesi olarak kullanan genç insanlar görüntüsü geliyor ekrana. Neredeyse o park

Sonra arabası tam orada bozuluyor filmin esas kızının. Parktaki insanlarımız hemen canavarlaşıyorlar, nasıl yapsak da kurt olup yesek, kırmızı entarili kızı.. Senaristin etrafındakiler mi hep öyle, yoksa o diziyi çekenlerin mahallesinde mi cereyan ediyor o olay Bu ülkenin insanlarını bu kadar fırsatcı ve kötü anlatmaya ne hakları var Ama biz kendimizi anlatıyoruz, diyorlarsa, başka.

Dümen, astı göstermek yani sahte evrak ve herif…

Her ne şekilde olursa olsun duyulduğunda insanların üzülme hücrelerini çoğaltan bir adli olayın son halini böyle mi anlatır bir insanım diyen

Ve son mermi, hükumeti vurmakla kalmıyor, benim ülkemi delik deşik ederek ülkelikten çıkarmakla da görevlendiriliyor. Tetikciliğin belgesi budur.

“Otoriteye bu denli büyük güvensizliğin yaşandığı bir ülkeden kime hayır gelir ki ”

Gerçi patron AD aynı kanaatte olmasa gerek. Hala o tapu peşinde.. İşte bu noktada bir ihtimal daha geliyor insanın aklına. Şunu da diyor olabilir devşirme: Ey mülk sahipleri, bu ülkede hayır yok, siz en iyisi sahibi olduğunuz her şeyi benim patronum AD’ye devrediverin. (İçeride, bir başka kalemşor da Etiler’den bir arazi kokusu almış.)

Böyle yazıyor bir devşirme, kendisine sorsanız, bir anlatırki ülkesini sevdiğini, hem de yüzü hiç kızarmadan.

Elbette kızarım bir İHL mensubunun intihar etmiş bir hükümlüye “herif” demesine.. Bir suçlu, suçu ispatlanmış ve yasalarca cezası verilmiş bir insan, pişman olmak nedamet getirmek hakkına sahip değil midir (Bu konuda daha söylenmesi gerekenleri Mevlüt Özcan hoca’mız yazsın, isterim.)

Hükümet ve adliye otoritesine güvenilmeyen hayırsız ülke, diyor..

Kızıyor ve Adalet Bakanı’nı göreve çağırıyorum! Yapılacak olanı da söylemek bana düşsün.

Cenaze adli tıptan sonra devşirmenin gazetesine getirilmeli ve orada aynı fikirde olan beyazlar sıraya sokulmalı tek tek ellemeleri, yoklamaları, incelemeleri sağlanmalıdır.

Ve sonra ellerinden, herifin salınmadığını anladık, gibi edebi bir cümlelik imzalı belge alınmalıdır.

Bari bunu yap ey hükumet! Yapki, tahribatlarının, maskelilerin tahribatlarından fazla olduğu bir kere daha ispatlanmış olsun.

GEÇMİŞ ZAMAN PENCERESİNDEN

 

Bu ne inatmış!

 

1.Kanun 1941 tarihli bir dergiden aldığım bu itiraz yazısına, benim de itirazım var.

Siyah beyaz Türk filmlerinin jeneriğinde yazan “Sesleri alan: Yorgo İliadis”i kim hatırlamaz.

Alınan sesler filmlere monte edildiğinde film oluyordu. Yoksa hep bağırırdı sinema seyircisi: Makinist! Ses...

Yerli malzeme ve kendi emeği ile bir ses alma makinesi yapmak..

Marifet değilmiş!

Yapılmış olanı ve üstelik markalısını biz Avrupa’dan alıyoruz. Ne gerek var. Neden bu memlekette icad çıkarılıyor

Yerli malı cihaz yapmak, bir gencin Amerika’yı buldum demesiyle eşdeğer.. miş..

CHP zihniyeti, ha yıl 1941 olmuş, ha 2011 olmuş... Farketmiyor.

Boy boyladı,  soy soyladı.. 

-Bekaroğlu da yetmiyor.

- Annem, kapasitesi o kadar. Bekaroğlu ne yapsın Psikiyatri kliniği değil ki orası; bir parti..

Kartel gazetelerinde Kılıçdaroğlu demeçlerini okuyanların bu konuşmalarını duyunca, parama kıyıp ben de aldım o kartel gazetesinden.

“Davutoğlu gerçekten başbakan mı Önce kişiliğini kanıtlasın.”

Türkiye’de kim, nasıl olursa başbakan olur. Bunu Kılıçdaroğlu bilmiyor mu

Kılıçdaroğlu tipi muhalefet hiç bu kadar hafiflememişti. Atası Demirel’in, Ecevit’e başbakan dememek için hükumetin başı demesinin dahi ağırlığı bugün daha iyi anlaşılıyor.

Kılıçdaroğlu’nda bu üreticilik nerde o hala ilkokul çocuğu soru tiplemesinde.

“Kişiliğini kanıtlamalı.”

Yoksa Dede Korkut ad vermez ona. Dede Korkut kim mi İstediğine göre, elbette Kılıçdaroğlu’dur, Altay’lardan gelmiştir.

Şu soru cümlesi de Kılıçdaroğlu’nun.

“Hangi gerekçe ile siz Öcalan’ın aklına ihtiyaç duyuyorsunuz ”

İzah edilirse anlayacakmış gibi..

Adam CHP Genel Başkanı ama, CHP’nin tarihini de bilmiyor.

Öcalan’ın varlığına ihtiyaç duyan CHP’yi ve o ihtiyacı karşılandığında (kim karşılamışsa artık) Başbakan yapılan Genel Başkanı ve ünlü atası Ecevit’i biri tekrar tekrar anlatmalı Kılıçdaroğlu’na..

Siz, Öcalan’ın varlığına ihtiyaç duyarken iyi, başkası aklına ihtiyaç duyarsa kötü..

Ünlü bir şairimizin içimi yakan bir anısı vardır. Hem üzülürüm, hem anlatırım.

Bir ramazan başlarken, çocuğuna “Tebbet” suresini ezberletmeye başlar. Ramazan biterken, emek karşılığını verir. O güzel çouck “Tebbet” suresini okur ve sorar babasına.

- Babacığım, beni hafız mı yapacaksın

Sever, okşar yavrusunu şair baba. İçinin yangınını da yansıtır cevabına.

- Seni hafız yapmaya yavrucuğum ne benim ömrüm yeter, ne de...

Biz de biliriz Kılıçdaroğlu’nun hafız olmak gibi bir niyetinin olmadığını ama..