Yaşadığımız dünyanın bir adım ötesine çıkıp farklı bir
hayata tanık olmak ister miydik Herkesin cevabı kendi içinde ancak belki çokça
hayal edip, birazcık cesaret edildiğinde bu mümkün olacak gibi. Kuşkusuz
sınırların içinde yaşamak her zaman daha korunaklı, daha emniyetli geldiğinden
mevcut halin dışına çıkmak hep tereddütlü, hep ürkütücü olmuştur. Zaman sürekli bir takım yenilemelerle
ilerlerken sadece üzerimizden geçen silindirin daha az can yakmasını beklemek
de en basit ifadesi ile saflık olur. Modern süreçler işgallerini salt coğrafi
olarak yapmıyor aynı zamanda zihinsel olarak da yapıyor. Coğrafi işgalin
üstesinden bir şekilde gelinir ancak zihinsel bir işgale tabi tutulmuşsa
toplumlar, bunun üstesinden gelmek oldukça zordur. Çünkü ilk evvel kendi içinde
karmaşaya sebebiyet verir. Özgüveni yıkar, taklidi ve benzeşme isteğini
artırır. Güçlü gördüğüne yamanmayı marifet saydırır. Bu bakımdan salt bir adım
öteye geçmeyi o adımla birlikte kendini geride bıraktıklarından üstün görmeyi,
vardığı yerin gözlerini kör edip hevesini alevlendirmesini marifet sayanların
yaptığı gibi gönüllü köleliklere duçar olunur. Bunun diğer ayağını ise
teslimiyetler teşkil eder. İşte bir bakıma durumun özeti şudur; zihinsel bir
göç vermiyor, zihinsel olarak göçükler yaşıyoruz. Hem içeride hem dışarıda
Bunun içindir ki ne kendimizi okuyup, anlayıp,
tanıyabiliyoruz ne de etrafımızı Bugün, sadece bizden istenenleri eksiksiz
yerine getirmek için, bırakıldığımız yerde edilgen bir şekilde yaşam alanını
görece genişletmek için çabalıyoruz. Tuhaf bir zamandan geçiyor, insan ve
enerji israfına göz yumuyoruz. Baktığımızda sınırlardan neyin geçip neyin
geçemeyeceğine ve bu geçişin koşullarına ilişkin kuralları etkilemenin bir
yolunu ortaya koyamıyoruz. Kırmızıçizgiler çok tahrip olduğundan turkuaza hızlı
bir geçiş yapıyoruz. Var olan sınırların neyi, niye sınırladığını bile
bilmiyoruz, sadece bütünlükten konuşuyoruz, sonrada pazarlık masasında olma
hikâyesini yazıp, anlatıcıları halkın üzerine salıyoruz. Müttefiklerimiz
adımlar atıyor, biz sadece belgeliyoruz. Bizimkisi tek taraflı bir aşk hikâyesi
gibi Devletlerin bütünlüğü, içyapısı, insanların hakları, var olma gerekçeleri
masalarda konuşulmuyor ki, masada olma hevesine kapılıyoruz. Masalarda oyunlar
oynanırken, olanca şiddetiyle insanlar ölüyor, evsiz- barksız, yersiz-yurtsuz
kalıyor. Hızla toprakları maddi ve manevi işgale uğruyor. Nerenin hangi saikle
ayrılacağı ya da sömürgeleştirileceği; mazlum etnik gruplar bahane edilerek
kurtarılıp, barış getirileceği bahanesiyle; yeni sınırlılıklarla sınırlar
değiştiriliyor. Yani her şey insanlar açısından aynı kalıyor. Çünkü sınır
değişikliklerinin dünya ekonomisindeki rolü, hem sınır değişikliği isteyenlerin
hem de karşı çıkanların gerekçelerini oluşturuyor. Onun için insani bir yön
aramak gülünç oluyor!
Ülkelerin, toplumların düşünme, akletme ve sorgulama
kabiliyetleri sistem içerisinde yok edildi. Ondandır ki, karşıtlıklar sadece
sloganik, faydasız ve seviyesiz bir şekilde sürüyor. Gerçek manada bir bütünlük
bir duruş ortaya koyacak bir bilgi, bir hakikat kırıntısı bulmak neredeyse
imkânsız. Bilen, bilgisini, yaşanan günlük olayları tevil etmek, haklılığını ve
gerekliliğini ortaya koymak için kullanıyor. Geri kalan zümre için ise günlük
maişet kaygısının perdesi gözlerini kapatıyor, beli burkulduğu için de burnun
ötesine bile bakamıyor ve bir lahza keyif için TV nin karşısına ve uluların
dizinin dibine yuvarlanıyor. Nedense her şey hallolmuş havası müthiş bir
genişliğe neden oluyor. Sadece benzeme yönünü yeterli görmek hem tarihi bir
sorumsuzluk hem de gelecek kuşlaklar adına işlenen cinayetten başka bir şey
değildir. Bu bakımdan silkelenmeye o kadar çok ihtiyaç var ki, konuşmak bile
vakit kaybı. Çünkü zamanın yüklediği sorumluluk, dip vicdan ve hakikat arayışı
bunu gerekli kılıyor.
Özellikle dünya düzeni bu kadar insan onuruna yakışmayan,
ayrıcalıklar, hiyerarşiler ve bunları korumak için kaçınılmaz olarak kurulan ve
korunan, her türden baskı sistemleri ile bir cendere içine aldığı bir zaman
diliminde muhalif olmak ve bunu ilim ile ahlak ile yürütmek gerekiyor. Çünkü
onların yerküreyi talan eden siyasetleri insanı, insana ait olanı yok ediyor.
Fetih şuurunu idrak ettiğimiz şu zaman diliminde hamasetin köküne kibrit suyu
döküp, gerçekten yeniden fetihler için, dünyayı yörüngesine oturtmak adına
hazırlıklara başlamak gerekiyor. Bu bakımdan, fetihler için işgalden ve her
türlü baskıdan kurtulmuş, üretken bir şuura ihtiyacımız var. Onun için tüm teknolojik ve ekonomik
gelişmelerin ortaya çıkardığı ayrıcalık ve yeni hiyerarşilere eyvallah etmeden,
insan ilişkilerini mekaniklikten kurtararak yeni bir dil inşa edebilir ve her
şeyi yeniden başlatabiliriz. Yeniden Hoşça bakın zatınıza
TAŞ GEMİ
"Unutsam her şeyi teker teker, unutmasam notasını
surumun
Başını da unutur mu insan, bir akıllılık edip delirse
Yağmurdum oysa ben eskiden, gülüşüm öyle başak...
Özlemeyi tutup, kalbimin minberine oturttum, ne
diye "
(Saba makamı, Erdem Aslan)
Not:Bu hafta Azam dan müziğimiz. Beni Hor Görme
Gardaşım diyor, Ahmet Aslan Aynı vardan var olmuşuz, unutma gardaşım diyoruz.
Bize Kadar
1- Doğru
söz etkili olabilir ama hiçbir söz, vakitli bir suskunluk kadar etkili
olmamıştır diyen Mark Twain, ne kadar haklı. Herkesin bu kadar çok konuştuğu
zamanlarda daha da anlamlı
2- İbrahim
Çapar, dost olmak için illa yan yana durmak gerekmez, yeter ki yürekler bir
atsın diyor.
3- Melih Koç
ise, Kopyala yapıştır, hayatlarımız. Bir birinin aynısı, kötü kötü kopyalarla
doluyuz. Orijinal ne bir çabamız ne de bir üretimimiz var. Üstelik var olanı da
bozuyoruz diyor.
4- Vedat
Severoğlu, Aklı karışıkları bilmem de, Allah kalbi karışık olanların
yardımcısı olsun diyor.
5- Bu hafta
okumak için Noam Chomsky nin , Halk Üzerinden Kazanç - Neoliberalizm ve Küresel
Düzen kitabını bir köşeye not edin, belki bir ara okursunuz.
6- Bu hafta
istersen 1974 yapımı, Fyodor KHİTRUK UN Island/Ada kısa animasyonunu izleyebilirsin. Bir adaya düşen adamın
başına gelenle dünyaya düşen bir adamın başına gelenlerin aynı kapıya
çıktığının estetik bir biçimde anlatımı. Video kanalı youtube den izlenebilir.
DAĞARCIK
Solcular her işin başı midedir, noktasından hareket
ediyorlar. Kapitalistler her işin başı paradır, felsefesine bağlılar. Bizim
için ise her şeyin başı ahlak ve maneviyattır. Çünkü toplumu teşkil eden
insandır, insan düzelirse işler düzelir diyor ve buna inanıyoruz. Vasıtaların
gaye, gayelerin vasıta yapıldığı ters düşünceler, insanlığı bu çıkmazların, bu
kaosların içerisine itmiştir.
Gaye ne midedir, ne paradır. Gaye insandır. İnsanın
insanlığıdır, ebediyen mesut ve bahtiyar olmasıdır. Bu ise ancak ahlak ve
maneviyat ile mümkündür. Şahsi menfaatlerini ön planda tutanların, parayı veya
diğer geçici maddi değerleri gaye yapması, hatta putlaştırma derecesinde değer
vermesi, adalet değil zulüm getirir. (Süleyman Arif Emre ağabeyden tadımlık.
Allah sıhhat, afiyet ve selamet versin Ve bu anekdotu aktaran Remzi
Çetinkaya ya da teşekkür ediyorum.)
TEKKE
Allah Teâlâ, üç şeyi üç şeyde gizlemiştir:
1) Rızâsını tâatinde gizlemiştir. Bu sebeple O nun
tâatinden hiçbir şeyi küçük görmeyin; belki rızâsı o şeydedir.
2) Gazabını günahlarda gizlemiştir. Onun için hiçbir
günahı küçük görmeyin; belki gazabı ondadır.
3) Evliyâsını mü min kulları arasında gizlemiştir. Bu
sebeple mü minlerden hiç kimseyi hor görmeyin; belki o, Allah Teâlâ nın velî
kuludur. (Cafer-i Sadık Hazretleri nden tadımlık )