Türk-Amerikan ilişkilerinde iki dönem birçok hususiyetiyle diğerlerinden ayrılır. Bunlardan ilki rahmetli Menderes ile özdeşleşmiş olan Demokrat Parti (DP) dönemidir. Bir diğeri ise, Anavatan Partisi’dir (ANAP) ve bu parti ile ismi özdeşleşmiş olan kurucu lideri Turgut Özal da rahmetlidir.
Bu dönemlerin ortak özelliklerine gelince... Her ikisi de yeni bir başlangıcı-sonucu ve aynı zamanda Türk-Amerikan ilişkilerinde de yeni bir dönemi ifade eder. Bu dönem içerisinde ABD ile sorunsuz ilişkiler temel hedef olarak ortaya konulurken, finale doğru sonuç hiç de öyle olmaz. Birisi darağacında sona ererken, diğeri halen “faili meçhul” olarak tartışılmaya devam eder.
Dolayısıyla her iki dönem içindeki taşıdıkları deneyim, birikim ve sonuçları itibarıyla Türk siyasi hayatı açısından çok önemli birer laboratuar görevi görür.
DP ile başlayan ve “kırılamayan” süreç...
DP ile Soğuk Savaş’a giren bir dünya ve Türkiye söz konusudur. Türkiye, hızlı bir şekilde Soğuk Savaş ortamına göre yeniden yapılandırılır ve Türk-Amerikan ilişkilerindeki güçlü bağımlılık ilişkilerinin temeli de yine bu dönemde atılır. 50’li yılların sonuna gelindiğinde durumun vahameti anlaşılır ama artık geç kalınmıştır.
ANAP’la ise, Soğuk Savaş’ın sonu ve ABD hegemonyasının “Yeni Dünya Düzeni” adı altında tek taraflı olarak ilan edildiği bir dönem söz konusudur. Türkiye hızlı bir şekilde Soğuk Savaş sonrası döneme hazırlanır. Beklentiler yüksektir. Ne de olsa Türkiye “Kazananlar Kulübü”ndedir.
Fakat sonuç tam bir hayal kırıklığıdır. “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Kadar Türk Dünyası” sloganı ve “Türkiye Modeli” ile öne sürülen Türkiye, bir süre sonra yüzüstü bırakılır. Özal’ın “Türk-İslam Dünyası Federasyonu” demesi, sürecin sonunu getirir. ABD, köprünün tam ortasında aktör değişikliğine gider ve “Önce Rusya” (First Russia) der.
Sonrası ise malum...
NATO ve AB’nin “sembolik” önemleri...
Her iki dönemde de Türkiye, bulunduğu jeostratejik ve jeopolitik önemi dolayısıyla ABD açısından bir “ileri karakol” ve “köprü” konumundadır. Bundan ötürü de vazgeçilmezdir.
ABD, uluslararası sistemdeki kırılma anlarında Türkiye üzerinden Batı’nın güvenliği adına bir takım projeleri ortaya koyar ve bunu NATO üyeliğiyle destekler iken; Türkiye’nin Batı değerlerini tarihsel coğrafyasına aktarması noktasında da ona “değerler köprüsü” rolünü yükler. Bunu da “model ülke” olarak tüm dünyaya pazarlar.
Burada da Türkiye’nin “AB Tam Üyelik Süreci” önemli bir “bağlantı” noktadır. Türkiye, her ne kadar “tam üye” olamasa da, bunun hayalinin peşinde koşması bile, Türkiye’nin Batı’ya olan “bağlılığı” açısından önemli bir gösterge olarak kabul edilir. Buradan bir sapma, “Kulüp Üyeliği”nden ayrılma niyeti olarak değerlendirilir ve hemen “eksen kayması” tartışmaları devreye girer.
Yolun sonu mu
Buna karşılık Türkiye, ABD’nin bu tek taraflı yaklaşımını mümkün mertebe tarihsel “esnek mukabele stratejisi” çerçevesinde kendi çıkarları, hassasiyetleri ve gerçekleri ile dengeleme-uyumlaştırma yoluna gider. Bu strateji, aynı zamanda Türkiye’nin zaman kazanma stratejisinin de bir parçasıdır.
ABD’ye göre Türkiye bu stratejiyi bir kez daha uygulamıştır. Bu açıdan, Center for American Progress (CAP)’in yayınladığı “ABD-Türkiye Ortaklığı; Bir Adım İleri, Üç Adım Geri” başlıklı rapor bu farkındalığı bir kez daha ortaya koymanın ötesinde, bundan sonrası için önemli ipuçları vermesi itibarıyla da önemlidir.
Nitekim CAP, ABD açısından iki hayati sacayağa dikkatleri çekmekte: Türkiye’nin NATO üyeliği ve AB ile ilişkileri. Bunun dışında, Türkiye’nin NATO üyeliğinden uzaklaştığı uyarısında bulunan New York Times’ın 14 Mart tarihli sayısında yayınlanan başmakalede “Türkiye’nin NATO’dan ayrılmasının ‘felaket boyutlarında bir hata’ olacağı”nın altını çizmesini de göz ardı etmemek gerekiyor.
Sonuçta her ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Görünen o ki, ABD adeta bir “dördüncü” denemeye hazırlanıyor. Fakat bu sefer laboratuar ortamını daha iyi okumuş bir Türkiye var karşılarında. Meselenin bam telini de zaten tam da bu nokta oluşturuyor!