Yeni Osmanlının Afrikaya dönüşü (2)

Abone Ol

Başbakan Erdoğan’ın eski Fransız sömürgesi olan üç Afrika

ülkesine gerçekleştirdiği ziyaret devam ediyor. Son durak Senegal. Türkiye,

Kuzey Afrika’dan başlattığı açılım sürecini Afrika’nın batı kapısı sayılan iki

ülke ile adeta perçinleştirme peşinde. Nijer ile de kıtanın derinliklerine inme

mesajını veriyor...

Bu üç ülkenin stratejik konumları kadar, sahip oldukları yer

altı ve üstü zenginlikleri, özellikle de petrol, doğalgaz ve uranyum yatakları;

alternatif enerji kaynakları, güzergahları ve nükleer santraller gibi projelere

sahip Türkiye açısından oldukça önemli.

Muhtemelen bundan sonraki süreçte Türkiye’nin Afrika ilgisi

iktisadi-ticari boyutun yanında, güvenlik eksenli faaliyetleriyle de karşımıza

çıkacak. Bir diğer ifadeyle, son yıllarda önce enerji güvenliği politikaları

çerçevesinde eski Sovyet alanı ve Ortadoğu’da etkin bir enerji diplomasisi

geliştirmeye çalışan Türkiye, bundan sonraki süreçte Afrika’nın güvenlik bazlı

yeniden yapılandırılmasında da etkili olmaya çalışacak.

Arap Baharı’nın Kuzey Afrika’da yarattığı etki, bunun Nijer

boyutu ve Afrika’nın içlerine doğru etnik, dini, siyasi bazlı olası çatışmalar,

Yeni Yalta sürecindeki Türkiye’yi bölgede böyle bir role itiyor. Daha somut bir

ifadeyle, Fransa’nın RECAMP’ı ve ABD’nin AFRICOM’una karşılık Türkiye’nin

öncülüğünde bir güvenlik yapılanması, özellikle Çin’in artan etkisi ve Batı’nın

zayıflayan gücü karşısında bir denge unsuru olarak Türkiye’yi bölgede öne

çıkartma potansiyeli taşıyor. Mevcut şartlar, güç kaybı yaşayan Batı boyutuyla

tersten bir süreci, fırsatlar bağlamında Türkiye’nin lehine çevirmiş vaziyette.

Aynen tarihte şahit olunduğu üzere...

Bilindiği üzere, bölgedeki Osmanlı varlığı başlangıçta

Afrika’nın kuzeyinin İspanya tarafından sömürgeleştirilmesini önlemiş,

sonrasında ise sayıları artan diğer birçok sömürgeci gücün kıtanın güneyine

doğru yayılmasını engelleyen bir set görevi yapmıştır. Osmanlı devleti sadece

sömürgeciliği önlemekle kalmamış aynı zamanda kendi himayesi altındaki bölgenin

milli kimliklerini, kültürel ve dini değerlerini muhafaza etmelerinde de önemli

bir rol oynamıştır.

Osmanlı’nın bu koruyucu durumu 19. yüzyılın başlarına kadar

büyük ölçüde devam etmiş, sonrasında ise bölge birer birer işgal edilmiştir.

1830’da Cezayir ve 1881’de Tunus Fransa tarafından, 1882’de Mısır İngiltere

tarafından işgal edilirken, 1911’de Trablusgarp İtalyanlara bırakılmıştır.

Dolayısıyla, Osmanlı İmparatorluğu Afrika’daki son toprağını kaybettiği 1912

Uşi Antlaşması’na kadar geçen süre içinde tam 400 yıl Afrika’yı sömürgecilikten

uzak tutan bir güç olarak bölge halkının tarihsel hafızalarında yer edinmiştir.

Türkiye, bir kez daha bu tarihsel sorumluluğu ile karşı

karşıyadır. Nitekim, Soğuk Savaş sonrası dönemde imparatorluk refleksiyle olsa

gerek, yakın çevresi ve stratejik derinliklerindeki bu yeni süreci okuyan

Türkiye, adımlarını buna göre aşamalı bir şekilde atmaya başlamıştır.

Bundan önceki ilk iki durak olan Gabon ve Nijer’den verilen

mesajlar-tepkiler, bu hususu teyit etmekte ve 1998 tarihli “Afrika’ya Açılım

Eylem Planı”nın taraflar nezdinde tıkır tıkır işlediğini göstermektedir.

Dolayısıyla, Türkiye’nin Afrika politikası açısından bir

milat olarak kabul edilen eylem planı sonrası yaşanan gelişmeler üzerinde

durmamız, bundan sonraki süreçte Türkiye’nin Afrika açılımıyla ilgili daha

somut bir fikir verecektir.

Buna göre, 2003 yılında “Afrika Ülkeleriyle Ekonomik

İlişkilerin Geliştirilmesi Stratejisi”nin kabulü, 2005 yılının Türkiye’de

“Afrika Yılı” olarak ilan edilmesi ve aynı yıl Türkiye’nin Afrika Birliği

toplantılarına gözlemci üye olarak katılma hakkını elde etmesi, Başbakan

Erdoğan’ın Etiyopya ve Güney Afrika’ya gerçekleştirdiği ziyaretler, süreçte

önemli bir kilometre taşı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Nitekim Türkiye bu girişimlerin meyvelerini 2008’de “Afrika

Birliği Addis Ababa Zirvesi”nde stratejik ortak ilan edilmek suretiyle

toplamıştır. Aynı şekilde Ekim 2008’de BM Güvenlik Konseyi geçici üyeliği için

yapılan oylamalarda Afrika ülkeleri nezdinde oldukça başarılı bir kulis

çalışması yaparak 2009-2010 dönemi üyeliğine seçilmiştir. Burada Afrika

ülkelerinin blok halinde kullandığı oylar, söz konusu başarının başlıca faktörü

olmuştur.

Türkiye’nin Afrika’ya yönelik girişimleri arasındaki bir

diğer gelişme de, Ağustos 2008’de İstanbul’da toplanan “Türk-Afrika İşbirliği

Zirvesi” olmuştur. Zirve sonunda “Türkiye-Afrika İşbirliği İstanbul

Deklarasyonu: Ortak Bir Gelecek İçin İşbirliği ve Dayanışma” ve “Türkiye-Afrika

Ortaklığı İçin İşbirliği Çerçevesi” adlı iki belge kabul edilmiştir. Adı geçen

belgelerde onaylanan prensipler: Hükümetler arası işbirliği; Ticaret ve

yatırım; Tarım, kırsal kalkınma, su kaynaklarının yönetimi, KOBİ’ler, sağlık,

altyapı, enerji, ulaşım, iletişim, eğitim, kültür, turizm, çevre ve medya;

Barış ve güvenlik konularında işbirliğinin yapılması şeklinde karşımıza

çıkmaktadır.

Bunların yanı sıra, Türkiye-Afrika Zirvesi’nin her beş yılda

bir dönüşümlü olarak Türkiye ve Afrika’da düzenlenmesi, ikinci zirvenin 2013

yılında Afrika’da gerçekleştirilmesi kararı da, Başbakan Erdoğan’ın Afrika

önceliği hakkında önemli bir fikir vermektedir. Bu konuyu irdelemeye devam

edeceğiz...