Yeni camiinin karşısı köprü altı

Abone Ol

Tahammül gösteriniz ve aşağıya aldığımız bu edebiyat parçasını okuyunuz. Önemlidir!

“Saylav nedir?” sorusuna 1936 yılında verilen bir cevaptır.

Edirne saylavı Şeref Aykut’un “Kamalizm” adlı kitabında yazıyor. (Kemalizm değil de Kamalizm olması kitap adının, galiba TDK’nın Türkçe ses uyumuna aşırı merakından kaynaklanmaktadır. Atatürk’ün bir zaman aralığında imzasını Mustafa Kamal olarak atması da o zorlamadan olsa gerek…)

İddia sahibi siteler “Mebus, milletvekili” açıklaması yapmışlar, hatta bir kız ismidir’i de ekleyerek bu uydurma kelimeye hava vermişlerdir. Uyduran TDK’ya sahip çıkmak, aşklarından biridir…

Saylav’ın, sayılandan mı, say ulan’dan mı, yoksa ağzından lav (laf) çıkaran saygın kişi tanımından mı üretildiği konumuz dışı. Lakin “saylav”ların bu ülkede yaşadığı bir gerçek. Birkaçının da torunu şimdilerde “milletvekili”.

Sizler, 1936 yılında kayda alınan saylav’ı hatırlamaya ve anlamaya çalışırken, biz de yine 1936 yılında ve yine bir saylav tarafından yazılmış bir çocuk romanından aldığımız birkaç satırı ilaveten atmak istiyoruz kültür dağarcığınıza.

Diyarbekir Saylavı Huriye Baha Öniz’in 1936 yılında neşredilen “Köprü altı çocukları” adlı çocuk romanından…

Çok satmış, çok okunmuş olmalı ki, başka yazarlar da yazmışlardı aynı isim altında o çocukların romanlarını, sonraki senelerde… Onlardan da haberimiz oldu.

Kitapçılara ve kütüphanelere ulaştıktan 30 yıl sonra okuduğum Huriye Baha Öniz’in “Köprü Altı Çocukları” kitabında beni duygulandıran ve o çocuk yıllarımda gözümü ıslaklaştıran sahne bu kısım mı idi ki, roman boyunca anlatılan “memur” olumsuzluklarından daha çok hatırlıyordum.

Büyüklerimden her yeri geldiğinde duyduğum “Memur takımı İsmet Paşa’cıdır.” kanaatinin de bir etkisi olmalı gerçi, yaşadığım o zamanlara. Neyse, buralarda bekleme yapmayalım, geçelim.

“Bu yemekleri neden böyle camekana diziyorsunuz? Bunları buraya koyarak ne hakla bize azap veriyorsunuz?”

Kelimesi kelimesine aklımda kalmış olamaz ama, her gördüğüm lokanta vitrini, köprü altının o öksüz çocuğunun isyanını, içimde hep taze kılmıştır, dememi ne çok görün ne de bir rütbe ihtiyacı sayın. Alınırım…

1975’in Mart ayı… Üniversite yıllarım. Konya Yurdu’nun en üst kat odaları…

İTÜ’lü bir arkadaşımız bizi heveslendiriyor, teşvik ediyor, aşka getiriyor… Siz derginin makalelerini, şiirlerini, hikayelerini yazarsınız, ben de neşredilmesi için gerekli kâğıt, matbaa, cilt işlerini hallederim; okuyucuya ulaşmasını da sağlarım.

Dediğini yaptık Balıkesirli bir öğretmen çocuğu Ömer Yüksel Özek’in… Öncesinde kaynağını sormadığımız, sonrasında ise baba harçlığından arttırılan olduğunu öğrendiğimiz o fedakarlıkla “Gençlik” adını verdiğimiz derginin ilk sayısını elimize almıştık.

Mali gücümüz Ömer Yüksel Özek, derginin sahibi olarak MTTB Balıkesir temsilciliğini gösterirken, kendini, teknik işlerden sorumlu Ö. Y. Özek olarak yazdırıyordu. Adresimiz ise Salıpazarı üstü No:4 Balıkesir idi. Gitmesek de görmesek de…

İşte o Balıkesir MTTB’lilerine atfettiğimiz ve Ömer Yüksel Özek’in fikir + fatura ödemeleri + emek gücüyle Mart 1975’de neşrettiğimiz derginin 11. Sayfasını aynen koyuyorum buraya.

Sanayi nefise mektebinin o günkü adıyla Güzel Sanatlar Akademisi’nin, ki bugün Mimar Sinan Üniversitesi diye anılan okulun talebelerinden Konyalı Faruk Küçükkolbaşı’nın bizim de tuzumuz olsun diye verdiği çizgiler de güzel oturmuştu sayfamıza…

Şiiri okudunuz. Rahmetlik Mustafa Atasağun gelmişti yanıma. Bu şiiri sen mi yazdın demişti. Beğendiğini bakışlarından anlamıştım. Sorusunun neden icap ettiğini de izninizle açıklayayım.

1.Sayfada “Şikâyet” adlı bir hikayem vardı, adımın yazıldığı. O hikâyenin sonraki yıllarda bana yaşattıkları da ayrı bir hikayedir. Mustafa Özdamar’ı, ziyaretlerimde Vakıflar Müdürlüğünden tanıdığım ve “Altınoluk” dergisini yöneten ağabeyim Abdullah sert, Fatih Uğurlu’nun teklifiyle sanıyorum dergisinde tekrar yayınlamış ve bana da bir talebe için iyi sayılacak bir harçlığı telif hakkı olarak vermişti. Lakin benim daha çok önemsediğim ve kulaklarımda kalan, o halini sürdür, iltifatı idi.

Dönelim tekrar o köprü altı çocuğunun, camilerimizin dış duvarlarına çarpıp yankılandığından kürsüdeki vaizlerimize, eğitimcilerimize ulaşmayan haykırışına.

“Bu yemekleri neden böyle camekana diziyorsunuz? Bunları buraya koyarak ne hakla bize azap veriyorsunuz?”

Gazetemizin ulu hocalarından Mahmut Toptaş ve Mevlüt Özcan’dan aldığım cevap ve cesaret üzerine, kendimizi, siyasetimizin birinci şubesinde sorguya almamız/aldırmamız gerekliliğine inandığımdandır bu yazdıklarım. Sürç-i lisan edersek, etmişsek affımızı isteriz zat-ı devletlerinden, zat-ı devletlilerinden…

Biz içini gösteriyor diye fileyi dahi kullanmaya ar eden; taşıdıklarının sepet içinde, paket içinde, torba içinde, heybe içinde olmasına azami özen gösteren ve hatta kokusu varmıştır düşüncesiyle, komşusuna yemeğinden bir kap gönderen milletiz. Bizim inancımıza da örfümüze de bin yıllardır taşıdığımız ata genlerimize de uymaz, lokantalarımızın bu yemek sergilemeleri…

Hal bu ise…

1936 yılında, bir çocuk romanı içinde de olsa, bir “Tek Parti” saylavının rahatsızlık duyduğu bu “azap verici” durum, niçin bizim hiçbir eğitimci hocalarımızı, vaizlerimizi ilgilendirmemiştir?

Ve neden hala öksüzlerimize, yetimlerimize, gariplerimize, muhacirlerimize, kimsesizlerimize şikayetçi oldukları ve davacı olacakları gösterme merakımızla paralar kazanıyoruz?

Bu soruların bir cevabı olmalı.

Bu cevabı, son atanan DİB’mızın Hristiyanlık dini uzmanlığını tescillendiren kitaplarını, ihtiyacımıza binaen yazdığında mı aramalıyız?

Yoksa,

Necip Fazıl üstadımız gibi “Böyle gelmiş, böyle gider” mi demeliyiz?

LAWRANCE İLE ÖLÇÜLMEK

“Yeni Lawrance’ler bu defa başarılı olamayacaktır, bunu bilmenizi istiyorum.”

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, medyada, alan doldurma yazılarına konu olan son cümlelerinden biridir bu.

“Bu defa” vurgusu, Lawrance’lerin önceki ihanetlerini, katliamlara yol vermelerini, tüm insanlık dışı işlerini kabul etmektir.

Ayrıca, Lawrance atfedilen “başarılı” sıfatı da bizim ağızlarımıza yakışmamaktadır diyemesek de uyumlu değildir, dememizin mahsuru olmasa gerek..

Sayın Cumhurbaşkanı’mız “olmayacaktır” derken, gerekli tedbirlerin alındığını, Lawrance’lere faaliyet imkanı verilmeyeceğini, onları görüldükleri ve farkedildikleri her Ortadoğu noktasında yok edecek gücümüzün olduğunu ilan ediyor ve bu anladıklarımızdan başka hiçbir ihtimalin olamayacağını da bilmemizi isterken’in içinde söylüyor.

Ülkemizin bu yol haritasına elbette sevineceğiz. Lakin, kartelin köşebaşı kalemcilerini, katiplerini takibimiz de şarttır, haklı noktamızda sabit durmamız için..

Sayın Cumhurbaşkanı’mızın o 9 kelimelik cümlesinden nasıl, iktidarda oldukları 15 yılda gerekli tarihcileri ve antiLawrance’lerimizi yetiştirdiğimizi anlamak hakkımız varsa, kartel yazıcılarına da tercihimizin sadece “Batı” olamayacağını duyurmak hakkımız vardır.

Ki o kartel elemanları, Lawrance sözkonusu olduğunda yaptıkları ilk iş, “Bilgeliğin Yedi Sütunu” kitabından alıntılar yapmaktır.

Şartlanmaya dikkat: Bilgeliği o biliyor. O bir Bilgedir.

Casusluğunu, ajanlığını cinayetlerle süslemiş bir İngiliz, oldu mu size ödüle layık Bilge...

“Bana göre, söz konusu olan Arap eyaletlerin tümü tek bir İngiliz’e değmezdi.”

Lawrance’yi böyle kabul edenler, “Bir Arap kasabası kaç Türk’ün canına bedeldir” diye sorarlarken, Dünyalılık açısından bir Arap kasabalıları ile bir Rumeli köylülerinin farklı olamayacağı fikrini, inancını ve kabulünü reddettiklerini beyan ediyorlar.

Ve hatta,

Lawrance’nin “tek bir ingiliz”inin yanında durarak, Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan’a diyorlarki: “Yeni Lawrance’lerle bırakın da Araplar uğraşsın!”

İngiltere devletine, kilometrelerce uzaklıktaki Ortadoğu ülkelerinde savaş çıkarma ve katliamlar yapma hakkı tanımak manasına gelen bu yazıları kaleme alanların, ülkelerinin bağımsızlığından yana olduklarını söyleyebilir miyiz? Bizim topraklarımızda, bizim insanlarımıza sırtımızı dönmemizin adına da yüzümüzü Batı’ya döndürerek Muasır Medeniyetler seviyesine çıkmamızı ve barış içinde yaşamamızı istememiz diyecek mişiz.

Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan’ın ve bir kartel elemanının Lawrance hakkında söylediklerini kıyasladığımızda bizim, “Ben ne söylerim, tamburam ne çalar” demekten başka şansımız yok mu?

SIRALAMADA OLMAYAN KENDİLERİ

Vatandaşlığı en değerli ülkeler sıralamasında Almanya birinci, Türkiye seksensekizinci imiş..

İki tane 8’i yan yana getirerek Türkiye’yi anlatmayı az bulmuşlar olmalılar ki, “Almanya bizi kıskanıyormuş” mizahını üretiyor Devşirme elemanlar.

Kafalarında herhalde üç haneli bir rakam olmalı.

Hani ara sıra yazdıkları “Türkiye’yi dışarıda tanımıyorlar” hainliğinin yeni versiyonu bu buluş olmalı.

Değerli vatandaşlık, onlara mahsus, bizim neyimize.. Kanaatini yaymak niyetleri.. Biz adam olmayız’dan bıkmış olmalılar.

Kendi değersizliklerinin, bizim vatanımızın vatandaşlığının değeriyle ilişkilendirilemeyeceğini bir anlatabilsek onlara... Sonra problem yok!