Pakistan’da gerçekleştirilen ve örgütün bayrağındaki altı
yıldızda yer alan temel ilkeleri de bir anlamda özetleyen “Barış ve Refah İçin
Demokratik Ortaklık” temalı D-8 zirvesi sonrası yapılan “daha sıkı dayanışma”
ve “işbirliği” çağrısı, açıkçası İslam dünyasının içinde bulunduğu çıkmazı ve
temel sorunu bir kez daha ortaya koyması itibarıyla oldukça dikkat çekici oldu.
Örgütün 15. yılında halen bu çağrının yapılıyor olması, İslam
dünyasının birlik yolunda kat ettiği mesafeyi ortaya koyması kadar, rahmetli
Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hoca’nın mirasına ne kadar sahip çıkıldığının
anlaşılması açısından da tam bir ibretlik durumdur!
Oysa, dünyada benzer yapılanmalara bakıldığında, bu tür
örgütlerin aralarındaki bir çok soruna rağmen, çok kısa bir zaman içerisinde
bölgesel-küresel anlamda ağırlıklarını arttırmaya başladığı görülmektedir.
Bunun en somut örneklerinden birisi de hiç kuşkusuz Şanghay İşbirliği Örgütü
(ŞİÖ)’dür.
D-8’in kuruluş sürecine denk gelen bir dönemde, 1996’da bir
platforma olarak karşımıza çıkan ŞİÖ’nün beş yıl sonra 2001’de bir örgüte
dönüşmesi, kurulduğu ilk yıllardan itibaren çok kutuplu bir dünya arayışında
anti-Amerikancı hareketin önde gelen örgütlerinden biri olması, 2000’li
yılların başlangıcından itibaren Türkiye’nin de burada yer almak isteyişi ve
2012’de gerçekleştirilen zirvede “Diyalog Ortağı” olarak kabul edilmesi,
açıkçası Türkiye ve Türk-İslam dünyası açısından üzerinde fazlasıyla
düşünülmesi gereken bir durumdur.
Düşünmenin ötesinde, artık ders alınması gereken ve buna
göre şapkaların çıkartılması gereken bir mevzudur.
Rahmetli Erbakan Hocanın ifadesiyle, “Yeni Bir Dünya”nın
inşasında kalkınma odaklı kurulan bir örgütün üyeleri arasındaki iktisadi-ticari
ilişkilerin boyutu bile, burada çok şey anlatmaktadır. 1997’den 2011`ye kadar,
toplam dış ticaret hacimleri 433 milyar dolardan 1,7 trilyon dolara çıkan D-8
üyesi ülkelerin, kendi aralarındaki ticaret hacminin 2011 yılı itibariyle
sadece 130 milyar dolarda kalması, yani D-8 bloğunun toplam ticaretinde yüzde
7,5`lik bir dilime sahip olması, örgüte ne kadar sahip çıkıldığını göstermesi
açısından oldukça önemlidir.
Bir kısım çevreler burada başta D-8 olmak üzere, İslam
dünyasında motor güç ülkelerin eksikliğine, aralarındaki ihtilaflara, coğrafi
bir birliğin olmayışına, emperyalist güçlerin burada oynadıkları rollere
dikkatleri çekebilir.
Fakat, bunların hiç biri geçerli değildir. Çünkü, AB’nin iki
motor gücü, tarihsel anlamda birbirinin ezeli düşmanı olan Almanya ve Fransa
ikilisi iken, ŞİÖ’de iki rakip güç Rusya ve Çin’dir. Aralarında, İslam
dünyasındaki gibi bir birliğin temelini oluşturacak güçlü tarihi, coğrafi, dini
ve kültürel bağlar da söz konusu değildir. Bunları bir araya getiren, ortak
tehditler ve çıkar paralellikleri noktasında ortaya konulan güçlü iradelerdir.
Dolayısıyla burada İslam dünyasının en temel meselesi,
“birlik” ve “bütünleşme” noktasında yaşadığı “irade” eksikliğidir. Güçlü siyasi
iradeler noktasında yaşanan bu sorun, hiç kuşkusuz, İslam dünyasının gerçek
gücünü ortaya çıkarmasına engel olmakta ve tüm coğrafyada bir güç zaafiyeti ve
boşluğuna yol açmaktadır.
Bu da, alanda bölünmüşlük, yoksulluk, geri kalmışlık,
istikrarsızlık, buhran ve çatışmalar demektir ki, bugün İslam dünyasının
durumunu tasvir etmekte kullanılan sözcüklerin başında da ne yazık ki bunlar
gelmektedir.
Oysa, İslam dünyası Doğu-Batı arasında hakim olduğu
jeopolitik konumu, tarihsel deneyimi, kullanamadığı zenginlikleri ve
dinamizmiyle, küresel güç mücadelesinin seyrini belirlemenin ötesinde, başlı
başına başat bir aktör olarak uluslararası sistemde dengesizliğin dengeleyicisi
konumuna yükselebilir.
İslam dünyasının Osmanlı sonrası kaybettiği bu rolü tekrar
üstlenmesi, hiç kuşkusuz, başta Türk-İslam coğrafyası olmak üzere, küresel
çapta aranılan adil düzen ve barış açısından elzemdir. Konjonktür ve aktife
çevrilmeyi bekleyen potansiyel güç unsurları böylesi bir misyonu
üstelenebilmesi için fazlasıyla kafidir. Eksik olan, yukarıda da değinildiği
üzere, bu potansiyel gücü aktife çevirme noktasında pasif kalan, “diyet” ile
“misyon” arasında gidip gelen iradelerdir.
Yerelde bütünlüğü sağlamakta zorlanan mevcut iradelerin
bırakın daha bölgesel, küresel bazda bir misyona soyunması ve bu doğrultuda
kararlı, radikal adımlar atması; bu gidişle mevcudu korumaları bile pek mümkün
görünmemektedir. Hatta, kendi şahsiyetlerine yönelik bir takım eleştiriler
karşısında bile kendilerinden beklenen o
çıkışı, tavrı sergileyememeleri, bu iradenin kaynağı ile ilgilidir.
Dolayısıyla, İslam dünyasında yerelden başlayan bu sorunun temelinde de,
“millilik” noktasında yaşanan bir kafa karışıklığı yatmaktadır.
Bunun yolu da retorikten değil; inanca, samimiyete ve öze
dayanan kararlı bir duruş ve eylem sürecinden geçmektedir. Gerisi, sadece ve
sadece hikayedir!