Yeni açılım süreci

Abone Ol

Yeni bir açılım süreci tartışılmaya başlandı. Ümidimiz ve duamız “biz bu filmi görmüştük” diyenlerin yanılmasıdır. Kardeş kanının durmasına, memleketimizin kaynaklarının milletimizin refahına ve kalkınmasına harcanmasına, savunma harcamalarımızın boşa gitmeyip İsrail’in gelişine engel olacak şekilde Türkiye’nin güçlenmesi için harcanmasına evet, tabii ki.

Amaaa, biz bu senaryonun benzerini 1990’da 1. Irak savaşında Irak’ın yıkımını planlayan Amerika'nın hükümeti manipüle edişiyle görmedik mi? 2. Irak savaşında Amerika, Irak’ın işgalini planlayıp hükümetimizi Irak’ı yok etmek üzere manipüle ederken biz Saddam’ın yanlışlarını konuşuyorduk. Suriye’de iç savaşın çıkarılmasında da aynı şey oldu. Bizi Türkmenler vs. savlarıyla kullanıp Suriye’nin ordusunun yok edilmesi, istikrarsızlaştırılması ve insansızlaştırılması sağlanarak İsrail’in yumuşak lokması haline getirilmesinde de gene aynı senaryoyu gördük. Saddam’ın kötülüklerinden dem vurulup Irak mahvedildi. Esad’ın istibdat yönetiminden yola çıkılarak Suriye talan edildi. Artık İsrail ile mücadele edebilecek güçlü bir Suriye yok, memnun muyuz? Bu muydu istenen, hayır. Ama işler hayal ettiğimiz gibi değil de planladıkları gibi gidiyor maalesef. Hatırlayın Suriye ile ne kadar iyi geçiniyorduk, bir anda nasıl oldu da düşman kardeşler olduk, anlamak çok zor. Hedefimiz İslam birliğine giden yolda İslam kardeşliği ise tüm İslam ülkeleri ile ne olursa olsun iyi geçinmek, iş birliğini artıracak politikalar üretmek zorundayız.

Artık çifte standardı bırakmamız lazım. Artık Suriye’nin PKK’sı olan gruplara destek olmayı bırakmamız lazım. Onlar PKK’ya destek olunca vay namussuzlar deniyor da, biz Özgür Suriye Ordusu adında, kendi vatanlarına ihanet eden, silahlanan başıbozuklara neden ve nasıl koruma, kollama hatta destek sağlarız. Ne fark var aralarında, sorun kendinize? İtiraf etmekten çekiniyorsanız sessizce vicdanınızla konuşun, ne diyor bakalım. E adamlar baskı görüyordu… Peki, şimdi ne oldu? Artık baskı görmüyorlar, doğru, çünkü artık ya hayatta değiller ya da yaşayacak vatanları, toprakları, evleri kalmadı, göç ettirildiler. İsrail’in “Büyük İsrail” projesine ne güzel hazırlık oldu, ortaya çıkan bu insansız topraklar. O toprakları savunacak potansiyelde olan güçlü Suriye ordusu Amerika’nın fitne fesat planlarıyla çıkarılan iç savaş ile tarumar edildi, hiçbir gücü kalmadı. Hem İsrail’in işgali kolaylaştı hem de Suriye’nin boşaltılmasıyla artık işgal ettiğinde Filistinlilerle uğraştığı gibi uğraşmayacağı boş alanlar oluştu. Hâlbuki ülkelerimiz arasında başlayan diyalog süreci ne kadar verimli olabilirdi. Suriye hükümeti nezdinde nasıl güzel bir etkimiz olabilirdi ama maalesef yine Amerika’ya uyduk.

BİRLİK OLMAZSAK SIRA HEPİMİZE GELECEK

Sayın cumhurbaşkanım, “İsrail iyice azdı, sırada Türkiye var” diyorsunuz, el hâk doğru. Ama bunu tespit ettikten sonra yapmamız gereken bu ırkçı Siyonist barbarların gücünü oluşturan Amerika’nın bölge hegemonyasına ilk direnç noktamız olabilmesi için önce İran, Irak ve Suriye ile birlikte bir strateji geliştirmek olmalı. Zira bu ülkeler birlik olamazsa sıra hepimize gelecek hiç şüphesiz. Bu ülkelerin daha da zayıflatılmasına kesinlikle net olarak direnebileceğimiz planlar yapılmalı, ortaklıklar kurulmalı. Bölge ülkeleri beraber çalışmaya başlayınca devamında dünyada yeni şekillenmeye başlayan bloklarda etkin hale gelebiriz. İşte o zaman mesela Rusya-Çin ekseninde yürüyen BRICS ile eli güçlü bir ilişki kurulabilir, ticaret artırılabilirse bölgemizdeki Amerikan hegemonyasının kırılması işten bile değil. Ancak İslam ülkeleri birlikte hareket edemez ise bu yeni konsorsiyumların oyuncağı oluruz o zaman da. Amerikan dışişlerinin böl yönet politikaları muvacehesinde pompaladığı mezhepçilik gibi son derece zararlı söylemlere karşı mücadele edilmeli, bu tip fitneci söylemleri yayan hoca kılıklı ajanlara çok ciddi cevap verilmeli. Yabancı düşmanlığı-mezhep fanatikliği maalesef revaçta ve hem memleketimizi hem de bölgemizi yakacak potansiyelde bu taassuplar. Bunlara ancak devletin güçlü sesiyle cevap verilirse etkileri söner, bu ses de sizin olabilir ancak.

Senelerdir artık kısır döngü haline gelen, 40 yıllık terör belasının Amerika’nın desteğiyle semirişi gündem oldukça bizim Amerika’ya veryansın etmemiz ve sonrası onların bize garantiler, sözler vermesi ile yatışmamız ve Amerika’nın her şeyi eskisi gibi devam ettirmesi kabul edilemez, adım atmamız, inisiyatif almamız yerindedir. Dikkat edeceğimiz tek nokta akrep akrepliğini yapar, bunu unutup “biz de plan yapıyoruz, biz de onları kullanıyoruz” sanmak hatasına bir daha düşmeyelim. Hele şu istediklerini bir verelim, önümüz aydınlık diyemeyiz. Eğer bu süreçte Amerika ile pazarlıklar varsa eyvah ki eyvah. Burada dikkatten kaçan diğer bir nokta da yıllardır devletin özenle koruduğu, ‘PKK, Kürt kardeşlerimizi temsil etmez’ pozisyonu Devlet Bahçeli’nin çıkışıyla maalesef boşa düştü. Eğer devlet bu üslubu sürdürürse İmralı’ya gereksiz itibar kazandırılmış olur. Eğer bu girişimden sonuç çıkmazsa uzun vadede attığımız taş, ürküttüğümüz kurbağaya değmez.

MİLLÎ GÖRÜŞÇÜLER MİLLÎ İCRAATLAR YAPAR

İsmet İnönü, 1964 yılında Kıbrıs politikamızla ilgili kendisine saygısız ifadelerle dolu bir mektup yollayan Amerikan Başkanı Johnson'a cevabında; “Yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de bu dünyada yerini bulur” demişti. Ne güzel demişti, ama 1974’te MSP’nin içinde bulunduğu koalisyonun Erbakan Hoca’nın tabiriyle Millî Görüş şuuru ile hareket etmesine kadar bu sadece bir temenni, bir hayal olarak kaldı. Millî Görüş’ün rengini kattığı Ecevit-Erbakan hükümeti ise Kıbrıs’ı da kurtardı, İncirlik’i de kapattı. Evet, gerekirse yeni bir dünya kurulur, Türkiye o dünyada yerini alır. Doğru, almalı da ama uygun bir siyasetle, ancak Millî Görüş’ün umdelerinin uygulanmasıyla mümkün olur bu. Recai Kutan Bey’in vefatı sonrası yayınladığınız taziye mesajında, “Saadet Partisi’ne ve Millî Görüş camiamıza başsağlığı diliyorum” demiştiniz. Çok teşekkür ederiz, gerçekten incelik yapmışsınız, ziyadesiyle memnun olduk. Camiamızın içinden biri gibi seslenmişsiniz, çok hoş… Ama Millî Görüş, İncirlik’i ve Kürecik’i kapatmayı gerekli kılar, daha azı kabul edilebilir değil, zira bu iki çıbanbaşı irinini memleketimize akıtıyor. Bunların Amerikan-İsrail savaş makinasına kattığı en ufak destek bile şu anda Filistin’de katledilen kırk küsur bin masumun, 1000’den fazlası 1 yaşın altında olan sabi sübyanın ahının hepimizi çarpması demek olur. Bunu reel politik, ekonomik menfaatler gibi sebepler hafifletmez. Satılık olmayan şeyler vardır, bu da onlardan biridir. Bu iki utanç üssünü kapatmazsak, ticarette sıfır toleransa geçmezsek, İsrail’e karşı hangi eleştiriyi hangi tonda yaparsak yapalım “Kahrol düşman, al sana bomba” demekten farkı olmaz, fazlası değil. Sert beyanatlar İnönü’nün beyanatı gibi çok güzel ama neticesiz kalmaya mahkûmdur. Kıbrıs’ı alan, İncirlik’i kapatan ve yeniden kapatabilecek olan, transit petrol geçişi dâhil ticareti tamamen kesebilecek olan Millî Görüşçülerdir. Bunlar yapılmazsa “Ne güzel demişsiniz”den öte bir faydası olmaz. Verilen beyanatların ne bu dünyada ne de Allah muhafaza ahirette karşılığını torbamızda göremeyiz. Millî Görüşçüler milli icraatlar yapar, lafla peynir gemisi yürümez.

“Açılım konusundan İsrail’e nereden geldik” diyenleri duyar gibiyim, ama bu iki konu birbiriyle tam iç içe. Maalesef en büyük sorun her seferinde Amerika’ya güvenmemiz. Amerikan yetkililerini, Türkiye’ye tutmayacakları, tutmadıkları vaatler verirken, daha doğrusu yalanlar söylerken çok gördük. Mesela 2017 Mayıs’ında Tayyip Erdoğan’ın Amerika ziyaretinden önce Türkiye’nin ısrarla ve yüksek sesle şikâyetlendiği PKK konusu vardı. Amerika’nın Suriye’de oluşturduğu kontrolsüz alanda besleyip büyüttüğü PKK’nın Suriye uzantısı YPG (vay-pii-cii) gündemdeydi. 2016’da Başkan Yardımcısı Biden Ankara’ya geldiğinde bu konu görüşülmüş, netice çıkmamıştı. Konunun çözümünü Trump’ın başkanlığına ertelemiştik. Amerika’nın PKK’nın uzantısı kabul ettiğimiz YPG’ye açık desteğini Tayyip Bey gündemin en önemli maddesi olarak ilan edip gittiği Vaşington’dan, “YPG’ye karışmayın, PKK ile mücadelenizde size istihbarat desteği vereceğiz” sözüyle dönmüştü. Daha sonra inşallah onların verdiği istihbaratla hareket edip kendi kardeşlerimizi, insanlarımızı, garip gurebayı vurmamışızdır.

AMERİKAN HİMAYESİNE İHTİYACIMIZ YOK

Şimdi de PKK’ya gel barış olsun, teslim olun diyoruz. Tamam, olsun, ama biz ne vereceğiz. Bunlara Amerika telkin eder de anlaşırlarsa ne isteyecekler ya da Amerika ne isteyecek?  Özal zamanında Çekiç Güç getirildi, PKK’ya desteğe kadar her türlü melaneti yaptı bunlar. Özal'ın Cemil Çiçek’e söylediği bir cümle var. Demiş ki, “Ya adam okyanus ötesinden geliyor, Kürtlere sahip çıkıyor. Biz niye sahip çıkmıyoruz da kullandırıyoruz”. Bu bakış eğer şimdi de bize empoze ediliyor da “Ver İran’ı, al Kürtlerin himayesini” pazarlığındaysak bunun sonu tüm bölgeyle artan ihtilaf ve çatışma potansiyeli olur. Allah muhafaza tüm komşularımızdan olacağız demektir. Biz hepsiyle ve en önemlisi kendi vatanımızdaki tüm unsurlarla iyi olmalıyız ve bunun için Amerikan himayesine ihtiyacımız yok. Daha doğrusu bu himayeyle bu yollara girersek yeni cepheler, yeni itişmeler bizi bekliyor demektir.

İSRAİL’İ ANCAK TAM BOYKOT GÜÇSÜZ BIRAKIR

Bu açılım lafları ortaya atıldığında korkulan şudur ki; Amerika, İsrail’in bu kadar zora girmesine, tedirgin olmasına daha fazla tahammül edemedi, etmek istemiyor ve hemen fesat planlarına başladı. İran’ın bir an önce elimine edilmesi lazım. Bir taşla iki kuş vurmak için de Türkiye’yle çatışması lazım. Bu zaten 90’lardan beri Amerika’nın hayali, ama hiçbir hükümet buna alet olmadı, devlet kurumlarıyla, hükümetleriyle bunu atlattı. Ama Türkiye’nin yumuşak karnı bölücülük ve bu tehditle bazı telafisi olamayan angajmanlara girmeyiz umarım. Eğer Türkiye-İran çatışması direkt olarak sağlanamazsa ve Amerika İran’a müdahale edecekse, Türkiye’nin Amerika’nın yanında olması ve bunun getirdiği sürtüşmenin İran-Türkiye çatışmasına gitmesi riski var. Kürecik’ten radar bilgileri İsrail’e akarken, İncirlik tüm tahkimatıyla İran ve Rusya “tehlikesi”ne odaklanmışken Türkiye’nin lafla Amerika’nın karşısında olmasının ne anlamı var? İsrail’le ticarette sıfır tolerans kuralı konmalı, aksi takdirde domates satmadık diye övünebilir miyiz? İnandırıcı olur mu bu? Çelik satışı askeri bir meseledir ve kabul edilemez. Milletimiz bu konuda açıklama bekliyor. Azerbaycan petrolünün Ceyhan’dan İsrail’e sevki kabul edilemez. Bu ikisi ölüm kalım meselesi mesabesindedir İsrail için, hiçbir şekilde ulaşmalarına izin vermemeliyiz, vermemeliydik. İsrail’e zararı olan ticaret sınırlamaları doğrudur ama eksiktir. İsrail’i ancak tam boykot güçsüz bırakır, bunu da Türkiye’nin yapamadığı görünüyor maalesef. İsrail enterne edilmeden ve Amerika’nın bölgede etkisi sınırlanmadan ne komşularımızla tam bir iş birliği mümkün, ne iç huzur ve barış mümkün ne de açılım süreci benzeri girişimlerin hedefinden sapmadan bir hayra ulaşması mümkün. Bu dönem Amerika’yla konuşurken 10 kere daha şüpheci ve dikkatli olmak lazım. Amerika’yla yaptığımız görüşmeler olabilir tabii ama ilk ve en önemli kural, onlara güvenmeyi bırakmak olmalıdır.