Çocukluğumda yemek duasıyla kıldığım namazları hatırlarım bazen ve yola sorularla çıkan bir çocuğun kirlenmemiş duygularını anlamaya çalışırım… Sonra başımı önüme eğer ve dünyaya o çocuğun gözlüğü ile bakarım…
Denizin doğa ile kucaklaştığı bir şehirde doğmuştum ve amcalardan, halalardan, kuzenlerden oluşan genişçe bir aileye sahiptim. Ekmeği paylaşmanın bir sorumluluk olduğunu aile ortamında öğrenmiştim. Fakat ailem çekirdek değerleri korusalar da seküler bir bakış açısına sahiptiler ve laik kültüre göbekten bağlıydılar.
Yılda bir kere her ailede şaşalı bir mevlit merasimi gerçekleştirilir ve ailenin bütün fertleri duaya katılırlardı. Merasim için bir hafta önceden hazırlıklar yapılırdı sonra bahçede hayvanlar kesilir, bakır kazanlarda yemekler yapılır, semaverler kurulur ve gelip geçen herkes kalabalığa dalar, ikramdan nasibini alırdı. Aile büyüklerim Ramazan’a titizlikle hazırlanır ve sahura mutlaka kalkar ve Ramazan süresince namaz kılarlardı fakat Ramazan bittikten sonra o manevi atmosferden hiç eser kalmazdı.
Burada insanların iki dini ritüelleri vardı; biri Ramazan ayı diğeri ise cenaze merasimleri… Cenaze merasimlerinde camide Kur’an okutulur ve yoksullar için hayır yapılırdı. Merasimler sırasında yüksek sesle okunan Kur’an’ı işittiğimde genetik kodlarımda mevcut olan özün harekete geçtiğini hisseder ve bunun neden sürekli hale gelmediğini sorgulardım.
On bir yaşında bir çocuktum ve oyunlarıma dua ile başlamayı rutin hale getirmiştim. Ama artık bunun ötesine geçip namazla tanışmak istiyordum. Ebeveynlerime bu fikrimi açtığımda ellinci yaşı beklemem gerektiğini ifade etmişlerdi. Ruhuma bahar açtıran bu hali yaşamak için neden bu kadar beklemeliydim? Utangaçtım, duygularını içinde yaşayan bir çocuktum ve onların bu ifadeleri beni hiç ikna etmese de sessiz kalmıştım.
Sabahları okula giderken ortanca amcama ait olan bahçenin kıyısından geçerdim ve büyükçe bir portakal ağacının altında soluklanır, dua ederdim. İç dünyamda tanımlayamadığım bir kıpırtı vardı ve zihnimde onlarca soru yankılanıyordu… Ramazan ayında yaşadığım o manevi atmosferi bütün hayatıma taşımak istiyordum ve namazla tanışmak için yaşlanmayı beklemeyecektim... Fakat nasıl olacaktı! Bugün olduğu gibi internet yoktu, yaşadığım ortamda dini konularda yön gösterecek birini de tanımıyordum, ebeveynlerim ise bunun için kırk yıl beklemem gerektiğini ifade ediyorlardı.
Ezberimde sadece büyük halamın öğrettiği üç cümleden oluşan yemek duası vardı, namazı bununla kılsam olur muydu? Allah kabul eder miydi? Büyük halam gibi eğilip kalksam, secdeye gitsem ve ezberimde olan yemek duasını da okusam kabul olur muydu? Allah’ı cezalandıran bir varlık olarak anlatmışlardı ama dua ettiğimde içimde yaşadığım serinliği düşünerek onun rahmetinin daha büyük olduğuna inanmıştım. Yaz mevsiminde mahallenin çocukları camiye gider Kur’an’ı öğrenirlerdi, babam, “Beşinci sınıfı bitirdikten sonra sen de gideceksin” demişti, bunun için bir yıl daha bekleyecek miydim? İyi şeyler neden hep ertelenirdi?
Duanın formülü genetik kodlarımızda mevcuttu ve kitapla tanışmasak bu konuda hiçbir bilgiye sahip olmasak da dua kendiliğinden dökülüyordu ama namazın bir sistemi vardı ve bunu öğrenmek için 50. yaşı beklemem gerektiği söylenmişti. Sorular zihnimi alabildiğince zorlarken portakal ağacının gövdesine sımsıkı sarılmış ve ihtiyacım olan şeyi bahşetmesi için Allah’a dua etmiştim…
Bir hafta sonu dost gibi sarıldığım portakal ağacının altına geçtim ve ezberimdeki üç cümleden oluşan yemek duası ile içimden geldiği gibi namaz kıldım… Namazın vakti, sistemi, şartları hakkında hiçbir bilgim yoktu, dilimden dökülen ifadelerin anlamının ne olduğunu bilmiyordum ama tarifsiz duygular içindeydim. Allah’ın portakal ağacının altına sığınmış olan o çocuğun ihtiyacının ne olduğunu bildiğine ve bütün kapıları açarak onu kalpleri Allah için çarpan insanların yaşadığı mekânlara taşıyacağına kuvvetle inanmıştım.
Bugün olgun bir yaştayım ve namazı kaidelerine uygun şekilde kılmaya çalışıyorum ve bunun bir sorumluluk olduğunun bilincindeyim ama portakal ağacının altında yemek duası ile namaz kılan o çocuğun yaşadığı doğallığa, samimiyete ve manevi yoğunluğa bir türlü ulaşamıyorum…