Yazmıyor!

Abone Ol

Artık bir nostalji olarak anlatılan “müvezzi”, yani gazete dağıtıcısı çocuklar ne diye bağırırdı? “Yazıyor!” Gazetenin, basının işi budur çünkü, yazmak! Halkın derdini, sıkıntısını, olan biteni… Bunun içindir ki, ahali bir gazeteci görünce ister istemez “Gazeteci abi, bunu da yaz” deyiverir. Gazeteciden beklenen budur çünkü, kalemini doğrular için kullanabilmesi, yani yazabilmesi…

Bugün durum nedir peki? Gazeteler artık “yazmıyor”! Adeta “yazmamak” üzerine çıkıyorlar. Televizyon kanalları da “göstermiyor”! Daha doğrusu, işlerine geleni “gösteriyorlar”… Öyle bir zamana denk geldik ki, milyon dolarlık matbaa makinelerine gerek kalmadı artık. Fotokopi makineleriyle çoğaltılsalar kafi gelecek neredeyse. Basın birbirinin kötü bir kopyası ve bu kadar masrafa da gerek yok. Çünkü okuyacak, bakacak, merak edilecek bir tarafları yok

Biraz bu işlerle haşır neşir olan, merak sahibi (gazeteci olmasına gerek yok) sıradan bir vatandaş dahi, medyanın büyük bir kısmının ertesi gün hangi haberi gireceğini geçtik, hangi manşetle çıkacağını bile tahmin edebilir. Nitekim öyle de oluyor. Güya farklı kimselerin çıkardığı ve farklı bir tavra, farklı bir bakışa sahip olduklarını iddia eden gazeteler, resmen “bir örnek” çıkıyor. Bu gazeteciliğin ölümüne doğru bir gidiştir. Nasıl ki siyasette bir zemin kaybı, bir kalite eksikliği yaşanıyorsa, aynı durum medyaya da sirayet etmiştir. Gazetecilik için gerçekten kötü bir durumdayız.

Bir de şöyle bir durum var. Gazetecilik, doğası gereği, bir rekabeti, bir yarışı da içinde barındırır. “Haber atlatma”, yani bir haberi diğerlerinden önce girebilme buna bir örnekse, bir diğer örnek de aynı meseleyi özgün bir şekilde ele alabilmektir. Aynı meseleyi manşet yapacak gazeteciler, bundan ötürü, “diğerleri şu manşeti atabilir” diye düşünüp farklı bir manşet için kafa patlatır normalde. Bugün ise, gayet rahat şekilde, adeta bir basın bülteni edasında aynı meseleye aynı manşeti atan (genelde de bir demeci manşet yapan) 8-10 tane görmek gayet mümkün. Manşet için bile en ufak bir emek, çaba harcamadan, doğrudan bir propaganda yayınına dönmüştür bugünün medyası. Ondan dolayıdır ki, itibarları, güvenilirlikleri gayet düşüktür ve ciddiye alınmamaktadırlar. Tek bir işlevleri vardır artık; farklı sesleri boğmak, “gargaraya getirmek” ve belli bir algıya yönelik “bombardıman” yapmak!

Adeta “zamane Pravdaları” diyebileceğimiz bu yayın organları, böyle yaparak hem medyanın itibarının canına okuyorlar, hem de halka karşı büyük bir vebale giriyorlar. Ortada büyük bir “ah alma” söz konusudur aslında. Halkın dertlerini, sıkıntılarını “bile isteye” görmezden gelmek, hatta bunları göstermemek için “üretilmiş gerçekleri” pompalamak, en başta bir kul hakkıdır, büyük bir vebaldir. Sonra da yaptığı işe, yani kendisine saygısızlıktır. Tabii, kendisini bu denli kullandırmaya alışmış insanlar için “saygınlık” bir anlam ifade eder mi artık, o da ayrı bir soru işaretidir. Gerçi, kendi inanmadığını halka “gerçekmiş” gibi yazabilen kimselerden de bu tip hassasiyetler beklemek beyhude çabaların en büyüğüdür artık.

Bu bağlamda, halkın sesini duyurabileceği yegane mecra olarak sosyal medya kalmıştır demek de doğru olacaktır. Temel Karamollaoğlu’nun “Medya padişahınsa, sosyal medya bizimdir” ifadesi de, toplumsal bir gerçeği yakaladığı için büyük teveccüh görmüştür.

Şayet gazeteler “yazmaz” ise, o zaman vatandaş kendini medyanın yerine koyar ve kendi derdini kendisi “yazar”. Söylenmesi gereken söz, bir şekilde yerini bulur son tahlilde.