Bizi duy, sirenleri duyma!

Necati   Tuncer
Necati Tuncer

Milli Gazete bu ülkenin gazetesidir

İnternet ortamında bir video klip dolaştırıyor Milli Gazete okuyucusu gençliğimiz. “Ceketimizi satarız, Milli Gazete alırız!” yazılı bir karton taşıyordu o gençlerden biri.  Ceketi satmak, Milli Gazete almak.. Bir ay kadar önce bir Facebook tartışmasında da geçmişti aynı kelimeler. Benim o gün çok hoşuma giden ve ifşa edilen fedakarlık belgesi dediğim ifadelerde küçük, tatlı bir hoşluk vardı.

Ceket almadık, Milli Gazete aldık. Milli Gazete okuyucusu beş kelimede ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi.

Kırkbeş yıldır bu böyle idi.

Ceket konu edilince yıllardır (onlar tarafından) yapılan o propaganda akıllara gelmezse olmaz.

“Bir ceketi var.”

Onlar, Milli Görüş’ün önüne taş olanlar, yolu üzerine çukur açanlar, ülkemizin yıllarını çalanlar, bomba atanlar, kurşun sıkanlar, kan akıtanlar.. “Ceket almadık, Milli Gazete aldık!”

Devam!

Ceketi olmayanlarla “Bir ceketi olan” farkını en iyi, en doğru Milli Gazete okuyucusu bilir. Bilmeyenler ise, Allah bir daha yaşatmasın 15 Temmuz’da öğrenmiştir.

Bizi duy, sirenleri duyma!

İbrahim Alaettin Gövsa’nın 1 Kanunisani 1339 tarihinde bir İstanbul dergisinde yayınlanmış “yeni sene” başlıklı yazısının ilk iki parağrafıdır. Ben de bu latin harfli halini 1962 yılı biterken tarihli bir mizah dergisinden aldım. Benzer bir yazıyla birlikte sayfa dolsun gayesiyle konmuş olmalılarki, yorumlar bize kalmış.

Tarihler önemlidir. Hele bu ülkenin kaderinin örüldüğü tarihler ise bunlar, “Dur Yolcu!” diye bizlere sesleniliyordur.

1 Kanunisani 1339 rumi takviminin, miladi takvimdeki karşılığı 1 Ocak 1923’dür. Bir önceki senenin Eylül’ünde İzmir’imizi, Kasım’ında Edirne’mizi henüz kurtarmışız ve daha Cumhuriyet’imizi ilan etmemişiz.

“İstanbul limanını dolduran bütün yabancı gemiler” diyor İbrahim Alaaddin Gövsa.. İstanbul limanında bizim gemilerimiz arasındaki, demiyor.

Sirenlerini de tarif ediyor Gövsa.

Aç kurt gibi uluyan, sırnaşık çocuk gibi haykıran, keskin bir ıslık gibi çınlayan.. Bu yabancı gemi düdükleri ne oluyor, sorusunu da sordurmalı bize.. Cevabı yine Gövsa veriyor: Sularımızı titretiyor, dağlarımızdan dağlarımıza aksediyor, ufuklarımızı dolduruyor.

İstanbul Limanımız böyle iken, şehrimizdeki durumun tasviri de Gövsa’nın ikinci paragrafındadır.

Yalan diyen var mı,

Böyle değildir diyen var mı,

İtiraz eden var mı?

Milli Gazete “Bugün son gün. Bu uyarı son uyarı! KUTLAMA!” başlığını atarken işte bu tarihleri hatırlatıyordu bu ülkenin çocuklarına.

Milli Gazete, bu ülkenin en milli gazetesidir. Hergün bir tarih kitabı mı verecekti ek olarak.

Millet olma hafızamızdan bihaber yetiştirilen medyacılara “iyot” kimliğini kazandırmak değil, kendileri olmaya davettir Milli Gazete’nin o başlıkları.

Sadece bir örnekle de açıklayalım bizim başlıklarımızda “yaşam”larını test edenlerin durumunu.

Ergun Gedek Aydınlık Gazetesi’nin Haber Müdürü. 4 Ocak 2017 tarihli Aydınlık Gazetesi’ndeki “Operasyonu anlamayan onun parçası olur” başlıklı analiz yazısından bir paragrafı okuyalım şimdi. 

“Laikliğin düşmanı kim?

Gece kulübü baskınından yola çıkarak ‘laiklik elden gidiyor!..’ ‘Yaşam tarzına müdahale ediliyor!..’ diye kampanyalar yürütmek de açık söylemek gerekirse kışkırtmanın değirmenine su taşımak olur. CIA’nın profesyonel bir katille Türk halkının birliğini parçalamak için yaptığı operasyonun hesabını Kasımpaşalı ‘muhafazakarlardan’ mı sormaya kalkacaksınız! Türkiye’de ve dünyada laikliğin baş tehdidi Amerikan emperyalizmidir. Yaşayarak görüyoruz. Suriye ve ırak da yaşayarak görüyor.”

Aynı gün, 

“Örneğin; zihniyetinde herkesin yaşam tarzına müdahale hakkı olduğu gibi bir pervasızlık barındıran Milli Gazete...” satırlarını 9. Sayfada yazan da Aydınlık Gazetesi’nin Mehmet Faraç’ı..

Kendi yazısının yayınlandığı gazeteyi dahi okumayan “Operasyon parçası” çocuklarımızı, yabancı gemilerin siren düdükleri çalmadan uyarmamız, onlara etme eyleme, kutlama dememiz, Milli Gazete’nin vazifesidir, ödevidir, görevidir. Hem milli hem de gazete olduğu için.

Yaşam Tarzı, yaşam tarzına müdahale diyenler, 31 Kanunievvel 1338’in son dakikalarında başlatılan o vapur düdüklü eylemin, kimin yaşam tarzına müdahale olduğunu da bilmek mecburiyetindedirler. Zira onlar, 9 buçuk ay sonra, 16 Ekim 1339’da Cumhuriyet’i kuranların çocuklarıdırlar.

Laiklik elden gidiyor’a gelince.. Bu ülkede “operasyon parçası” insanlarımıza göre, ömür sürdüğü 365 günün birinde elden gitmediği suçlamasını hak etmeyen hiçbir yıl yoktur.

Terör örgütlerinin ve bize karşı özel yetiştirilmiş katillerin katliamlarından sonra, düşman tanımakta zorluk çekenlerimizin sığındığı laiklik, yarım asır önce bakın nasıl elden gidiyormuş.

“Kim derdi ki, hastalara tedavi dövizi vermeyen İnönü hükumeti hacı adaylarına seyahat dövizi verecek? Verirrrrr! Menderes iktidarına selam vermeyen İsmet paşamızın koalisyon uğruna vermeyeceği şey yoktur; Hacı dövizinden tutun da toprak ağaları yolluğuna kadar.”

Bu ülkenin bir numaralı İsmet paşa kalemşoru Y.Ziya Ortaç başyazısına bu girişi yaptığında 2 Mayıs 1962’yi gösteriyordu takvimler.

İhtilal sonrasıdır ve İnönü başbakanıdır. Ömrü gazetecilikte geçmiş, şikayetçi olduğu İnönü’nün yanında tam sekiz yıl Meclis’in muhalefet sıralarında bulunmuş, yaşı da kemale ermiş bir insan, ülkesini böyle düşünürse, operasyonlara “parça” olarak monte edilmiş çocuklarımız, elbette “laiklik elden gidiyor” diye yazacaklar, çizecekler, bağıracaklar. Tarih bilmezler, hayal etmezler, sermayeleri de yok zira.

Hastalarına döviz bulamayan (veremeyen) bir ülke Türkiye.. Hacı adaylarına da döviz vermesin. Paris turistleri konu dışıdır. Kendileri Avrupa’dan döneli çok olmamıştı.

Hastalarına da, hacılarına da dövizi olsun isteğinin, aşkının, hayalinin zerresi yok. İsmet Paşa’yla olmayacağına inanıyorsa da onun bir adamı, başar bunu Paşa, haydi başaralım alkışında da mı bulunamaz?

Ama maksat dövizden önce, bu ülke insanlarının inançlarına müdahale etme arzusu..

O günün Türkiye’sini anlamaya yetmiyor mu yukarıdaki satırlar. Öyleyse devam edelim.

Ülkesinin ekonomik haritasını böyle çizen ve Amerika yardımı ile nefes almaktan rahatsız olmayan ünlü kalemşor, “zayıf karnı” çok iyi bilmektedir. O sermayeyi kullanmanın vakti olduğuna inancı da tam.

Laiklik elden gittiği için yapılan ihtilalin üstünden iki yıl geçmiş. Bir Başbakan ve iki Bakanının laikliğe gerekli ihtimamı göstermedikleri suçlamasıyla asılmalarının üstünden ise 5 küsür ay ancak geçmiş.

CHP’nin altı okuna neler olmuş neler? Bilinmiyor. İhtilal yaptıkları için değil, Başbakan ve Bakanlar astıkları için değil, hacılara seyahat dövizi vermişler de ondan.

“Eğer laiklik hala duruyorsa..”

Bu endişecilikleri midir onları böyle ve bugünlere kadar halkından uzak tutan?

Sondan başa doğru gidelim okuduklarımızda; operasyonun cümlelerini daha iyi anlamamız için..

Bu ülkenin 2.Cumhurbaşkanı’nın, “Sayın Cemal Gürsel’in Başbakanı..” olmasından duyulan hiçbir rahatsızlık yok. Bu bir.

“Hele seçimlerde, hacı laik epi oy toplar!” İnönü’nün sadece ihtilallerle değil seçimlerle de başbakan olabileceği işlenmezse, demokrasi taraftarı olduklarına nasıl inandıracaklar? Bu iki.

Bugün öğünmekten çekindikleri Amerikan yardımından, ki marshal yardımı adıyla ünlüydü, konuşmayı sonraya bırakarak, kalemşorun girişte bahsettiği “Toprak ağaları yolluğuna kadar..” suçlamasını da açalım.

İhtilalin Batı’ya sürgün ettiği ailelerin tekrar köylerine, şehirlerine dönmesine izin verilmesidir anlatılmak istenen. Bugün o ailelerin çoğu CHP’nin omurgasını oluşturmaktadır. 

Bu da üç olsun.

Katipler yazı yazar

“Bugün ailesine bunu yapan yarın beklentileri karşılanmazsa katıldığı siyasi partiye neler yapmaz.”

Celal Kılıçdaroğlu’nun AKP’ye üyeliği kabul edilmeyince, “olumlu bulmak” düşmüş katiplere, köşecilere, kalem efendilerine…

Ismarlanmış bir yazının en acı veren cümlesi budur. Savun demişler, imha etmişler..

Kemal ve Celal Kılıçdaroğlu iki kardeş. CHP üyesi, ikisi de.. Biri Genel Başkan, diğeri ona muhalif. Bir gün Kemal bey şöyle mi demiştir kardeşi Celal’e, önüne bir CHP haritası koyup.. “Bak Celal! Bu CHP ikimize az gelir! Genel Başkan ben olduğuma göre..” 

Sonrası malum. Celal Kılıçdaroğlu’nun muhalif söylentileri dolaşmakta sosyal ve asosyal medyada. Hangi cümlesi ya da eylemi ailesine katliam uygulamış vezninde yazılan “ailesine bunu yapan” dedirtecek güçtedir? AKP’lilerin dediğini tekrardan başka..

“Yarın beklentileri karşılanmazsa..” yani karşılanabilirdi de.. AKP “özel” beklentilerin partisi midir?

Ya “neler yapmaz” bilinmezliğine ne demeli?

Kılıçdaroğlu’ların Kemal’i ne yapmış da, Celal’i ne yapacak? Adam üye olmak istedi, olağan şüpheli oldu.

Derlerki: Yassıada savcısı Egesel, 1957 seçimlerinde DP’den mebus adayı olmak istemiş fakat kabul edilmemişti.

Ve yine derlerki: Egesel’in kardeşi DP üyesi idi. Egesel, darağacının urganını hınçla bir daha asıldığı o günlerde.. (Kardeşine kendini ispat ya da ondan intikam duygusu mu vardı acaba?)

Bu bilgileri edinen biri de şair Eşref’in şu beyitini paylaşmıştı okuyucularıyla.

“Kardeşi kardeşten ettik, validi evlattan, 

Ey siyaset söyle: Farkın var mıdır cellattan!”

Hem Egesel’leri bilmiyorlar, hem kendilerinden başka muhaliflerden şüpheleniyorlar!

- Milli Gazete, Necati Tuncer tarafından kaleme alındı
https://www.milligazete.com.tr/makale/844554/necati-tuncer/bizi-duy-sirenleri-duyma