Azrail'in elinden can almak!

Mustafa Kasadar
Mustafa Kasadar

Birkaç hafta önce (3 Eylül 2021) Ankara’da Hamidiye Camii’nde Cuma namazındayız. Tabii caminin o eski heyecanlı günlerinden eser yok. Bir de duvarlara bakarak merkezi sistemden vaaz dinlemek işi hepten kasavetli hale getiriyor. Vaiz efendi, konuşmasının sonunda sağlık çalışanlarına yaptığı övgüde o denli mübalağaya kaçtı ki, nihayet baltayı taşa vurarak şu mealde bir söz söyledi: “Sağlık çalışanları bu fedakârlıkları ile nice canları Azrail’in elinden aldılar.” Haşa, sümme haşa…

Bu ifadeyi Ankara’nın göbeğinde merkezi sistemden konuşmaya hak kazanmış anlı şanlı bir vaiz söylüyor. Bir kere merkezi sistemden vaaz yaptırılması başlı başına bir yanlış ve imamlar için de bir hakarettir. Kendi cemaatinin önüne geçip de yarım saat nasihat edecek ilmi ve cesareti olmayan bir kişi derhal imamet makamını bırakmalı ya da bıraktırılmalıdır. Bu işin bir başka yönü. Şimdi asıl konumuza dönersek bu vaiz efendinin ifadeleri neresinden bakarsanız bakın sorunlu ve itikadı açıdan çok tehlikeli. İşin daha da vahim yanı ise bu ifadelerin cami kürsüsünden söylenmiş olması. Allah korusun, bu sözlere cemaatten birisi inanacak olsa dinden çıkar!

Kovid denilen bu virüsün doktorlar tarafından abartılmasını anlıyoruz. Zira onlar mesleklerinin icabı halka ölümü gösterecekler ki sıtmaya razı etsinler. Ama Diyanet İşleri Başkanlığı’nın görevlilerinin bu işi bu kadar abartmalarını anlamak güç. Esasen televizyonlarda nerede ise saat başı verilen günlük ölü ve hasta listeleri insanların ruh yapısını derinden etkilemiş ve adeta halkı paranoyak, hastalık hastası etmiş durumdadır. Özellikle de camilerde… Benim cemaati olduğum camide asla tek bir kişinin dahi maskesiz olarak namaz kılmasına cemaat izin vermez. Ama aynı cadde üzerine oyun oynanan kahvehaneler var ve akşam saatlerinde müşteriler ağzına kadar dolu, kâğıt oynuyorlar. Ne maske, ne mesafe ne de temizlik kuralı var. Oyun kâğıtları onlarca kez birbirlerinin ellerinde dönüyor ve saatlerce aynı mekânda oturuyorlar. Bitirim hanelerde el ele, kol kola tepişenler aynı şekilde... Ama bütün kıyamet, yine kurallara harfiyen uyan cami cemaatinin başına kopuyor. 

Halbuki camilerde korkunun üstüne tekrar bir korku daha eklemeye değil, biraz daha işin manevi boyutuna dikkat çekmeye ihtiyaç vardır. “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz, bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz!” (1) diye dua edip günahlarımızı itiraf ederek, sokakları cehennem davetçilerinin kapladığı şu çağdaş cahiliye asrında insanları aslına dönmeye ve manen arınmaya çağırarak; bu illeti başımızdan def etmesi için Yüce Allah’tan yalvara yakara af dilemeye ihtiyaç vardır. “Keşke (o helâk edilen beldelerden) bir belde halkı iman edip de imanı kendisine yarar sağlasaydı! Ama Yûnus’un kavmi hariç. Nitekim onlar iman edince dünya hayatındaki zillet azabını üstlerinden kaldırmıştık.” (Yunus, 98) Helak gelmeden uyanmak için uyarıcılara ihtiyaç vardır. 

Evet, bu gösteriyor ki bu süreçte, doktorlar doktorluğunu yapıyor ama hocalar hocalığını yapmıyor. Aksine -yukarıdaki örnekte olduğu gibi- bazıları yangına benzinle gidiyorlar ve insanların imanları ile oynuyorlar. İlahi ceza ve imtihan boyutunu hiç gündem yapmadan, sanki Kovid denen bir virüs değil de, her istediğini alıp götüren Kovid denen bir ilah varmış gibi hava estiriyorlar ve maalesef bir kısım sözde hocalar da buna çanak tutuyor.

Bu hatırlatmalarımız meşru sebeplere sarılmaya mani değildir. Bilakis yeryüzünde cereyan eden her olay bir sebebin neticesi olarak tecelli eder. Ama sebepler de, neticeler de İlahi kader çizgisinin içerisinde cereyan eder. Yani sebepler de neticeler gibi takdir edilmiştir. (2)

 Din, sebeplere sarılmaktır. Zira sebepler olmadan din de olmaz, hakikat de olmaz. Hakikat ve şeriatın binası sebeplerin varlığı üzerine kuruludur. Dolayısıyla sebeplere yapışmayı inkâr etmiyoruz. Zira sebeplere sarılmak her Müslüman’a farzdır. Kul, Allah’ı sebeplerle tanır, O’na sebeplerle kulluk eder, sebeplerle yaklaşır. Dostları rızasına sebeplerle nail olurlar, cennetlere sebeplerle ulaşırlar. Allah taraftarları ve O’nun dini sebeplerle galip gelir. İslam daveti sebeplerle ayakta durur. Peygamberler sebeplerle gönderilir, şeriatler sebeplerle hükmeder. Dolayısıyla sebeplere sarılmak kaderde olduğu gibi şer’an farzdır.” (3) Ama sebepleri neticelerin amili olarak görmez ve onlara tevekkül etmez. (4) Tevekkül; sebeplere yapıştıktan sonra sebeplere gönlü bağlamamaktır. Nitekim Resûlüllah (sav) söyle buyurmuştur; “(Deveni) bağla, sonra tevekkül et.” (5)

Ömer b. Hattab (r.a.) söyle buyurmuştur: “Şayet siz Allah’a hakkıyla tevekkül etseydiniz kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı. (Onlar) sabahleyin aç çıkar, (akşamleyin) tok dönerler.” (6)

Bu hadis-i şerifte sebeplere yapışmanın ehemmiyetine işaret ederek tevekküle teşvik edilmiştir. Allah Teâlâ’nın rızka kefil olduğu söylenmekle birlikte kuşların rızık için yuvalarını terk edip geri dönüşleri zikredilmiştir. Sebeplere sarılmak kulluğun gereklerinden biridir. O kulluk ki kullar onun için yaratılmış, resuller onun için gönderilmiş, kitaplar onun için indirilmiştir. Gökler ve yer onunla ayakta durmaktadır, cennet ve cehennem onun için var edilmiştir. Dolayısıyla emredilen sebeplere sarılmak kulluğun ta kendisidir. (7)

Kur’an-ı Kerim, bizi sebeplere yapışmaya ama onlara güvenip dayanmamaya sevk etmektedir. Sebeplere güvenip dayanmak, onlara bel bağlamak, ümit ve korkusunu onlar üzerine bina etmek kişiyi şirke götürür. Kula düşen, Allah Teâlâ’nın emrettiğini yapmak, sonra da O’na tevekkül etmektir. Her şeyin Allah’ın dilemesine bağlı olduğuna, ilmi ve hükmünün her şeyi kuşattığına, sebeplerin bir başına fayda ve zarar vermediğine, İlahi irade olmaksızın kul lehine ve aleyhine hiçbir şeyin vaki olmayacağına inanmaktır.

Kul, kurtuluş ve vusul sebebi olduğuna inanarak sebeplere yapışır; ancak onların tek başına kurtuluşa ve maksuda götürmeye yetmeyeceğine inanarak Allah’a tevekkül eder. Bir taraftan hırs ve gayretle onları yapmaya çalışır, diğer taraftan kalbini onlara değil, sadece Yüce Allah’a bağlar, O’na güvenir ve sadece O’na tevekkül eder.

1-           A’raf, 23

2-           Menhecü’l Hafız İbni Hacer el-Askalanî Fi’l Akide, 1, 428

3-           Medâricü’s Salikin, 3, 407

4-           Et Temkin Li’l Ümmeti’l Islamiyye, 252

5-           Sahih-i İbni Hibban, 2, 510

6-           Sünen-i Tirmizî, 4, 573 

7-           Et Temkin Li’l Ümmeti’l Islamiyye, 252

8-           Medârikü’s Salikin, 3, 501; Sallabi; Kadere İman.

- Milli Gazete, Mustafa Kasadar tarafından kaleme alındı
https://www.milligazete.com.tr/makale/7808012/mustafa-kasadar/azrailin-elinden-can-almak