Sanrılar ve sancılar

İshak Koç
İshak Koç

Hak olduğuna inanılar değerler, herhangi bir kimseye veya bir zümreye miras kalmaz. Menkul yahut gayrimenkul kıymet barındırmaz. Üstünde safa sürüp, cefa çekip, at oynatıp geçilecek bir dünyalık da değildir. Hak, doğrultusunda ömür geçirilecek unsursa üstüne gölge düşmesine, içeriğine şaibe karışmasına izin verilmez. Bu dahi kişilerin, kurumların harcı değildir ve Yüce Yaratıcı batılın zail olmasını istediğinde hakkı hâkim kılar. Nihayet hiç kimse Allah bunu bizim elimizle yaptı yahut yapmadı iddiasında da bulunamaz. 

Şayet insan, er geç kolektif bir anlayışa yelken açamıyorsa, hak uğruna mücadeleyle ve hatta mücahedeyle ömür geçirdiğine inanması koskoca bir sanrıdan ibarettir. O kolektif anlayış kişilere nasip olan bir ölçüyle diğerkâmlık olarak sınırlandırılamaz. Bir nevi herkesin, her şeyin iyiliğini istemektir ki bu kişisel itibarın korunması, ben duygusuyla ya da tahakküm arzusuyla asla mümkün olmaz. ‘Ben öyle istiyorum’ yahut ‘ben dedim oldu’ mealinde her eylem, her söylem, her davranış dayatmadan ibarettir. Bu tür davranışlar insan iradesini ve insanların iradeleriyle şekillendirdikleri tercihleri hiçe saymaktır. Böyle insanların yaptıklarına aşırı güç istencinden başka bir anlam verilemez. Hem de bu tür insanlar, izale etmek için ömür adadıklarını zannettikleri türden haksızlıkların giderilmesini istemiyordur. Haksızlık sebeplerini, adaletsiz davranışları tümden ortadan kaldırmak arzusu taşımıyordur. Belki haksızlığın kendi elleriyle meydana gelmemesinden gocunuyor, kendileri de haksızlığa ortak olamadıklarına yeriniyorlardır. Böylece hâkim durumda olanlarla ve tahakküm kurmaya çalışanlarla aralarındaki fark ortadan kalkar. Fırsat doğduğunda hemencecik ve rahatlıkla yanlışa ortak olurlar. Ortak olmakla da kalmaz, haksızlığını gördükleri varlıkların da üstünde söz sahibi olduklarını sanırlar. Duçar oldukları dert, ‘yönetmek’ gibi bir saplantıysa, ortaklık kurdukları zalimi dize getirdiklerini, sözleriyle, direktifleriyle, hezeyanlarıyla o zalimin kendisini düzelttiğini/düzelteceğini bile varsayarlar. Heyhat ki tüm bunlar hayatın getirdiği başarısızlığa müstenit alelade bir yorgunluk değildir. Ömrün bir kısmını birtakım insanlar arasında geçirmiş olmak dolayısıyla mütekâmil insan olduğunu zannedip saçmalamak, insanlığı ilgilendiren meseleleri boşa almak da değildir. Bu basbayağı, kelimenin her anlamıyla ‘bayağı’ bir şekilde yaşam boyu insanlara hükmedememenin, dolayısıyla ruhta büyüyen şiddetli tahakküm arzusunun dışavurumudur.

Milletin fakr-u zaruret içinde harap ve bitap düşmesi kaderdendir yahut insanların haksızlığa uğraması işledikleri cürümlerin karşılığıdır şeklinde bir avuntu, inanılan dinin ve değerlerin öncesine denk düşer. Keza bu noktada saflar, hizalar, ölçütler de netleşmek zorundadır. Herkesle iyi geçinmek, cümle haksızları kardeş, haksızlıkları mazur görmek gayrı mümkündür. Devasa zulüm döngüsü size uğramıyorsa, canınızı acıtmıyorsa, uykularınızı kaçırmıyorsa ciddi anlamda inançsal, ahlaksal, ruhsal sorunlarınız var demektir. Bir yandan kişisel samimiyetler dolayısıyla zulüm döngüsünün sonlanacağını zannetmek çok ciddi bir aymazlıktır. Bu durum Ebu Süfyan’ın samimiyetine inanıp, nasılsa bize geldi ve birtakım şartları yerine getireceğini söyledi diye fetih coşkusuyla yürünmüş Mekke kapılarından geri dönmek gibidir. Üstelik kişisel bir yazıklanmayla üstesinden gelinecek türden vebal de değil, hak uğruna mücahedeyle ömür tamamlama gayretinde olan insanları hiçe saymak, emeklerini zayi etmek, onlar üstüne ve onlar adına söz sahibi olduğunu sanmaktır. 

Yaşadığımız toplumda söz konusu kifayetin bariz örnekleri göze batacak kadar net görülebilir, gösterilebilir, görüntülenebilir. Bu tür insanların kimisi daha erken davranmış ve zulüm çarkının bir dişlisi olmanın iğrenilesi gönencini iliklerine kadar yaşamıştır. Bir görüş, bir düşünce, bir dünya algısına dair bağdaşım kurulamasa da zulmün ortak paydasında bulunmayı, o içten içe büyüttükleri hırsın kendilerini getirdiği yerde buluşmayı, haksızlığın pek müreffeh sarayına kurulmayı başarmışlardır. Kimileri de sabır ve azimle sırasını bekler. Az ötede oynasalar neyse, ama bunlar, içinde yaşadıkları ve bir şekilde tutundukları, prim yapıp el üstünde tutuldukları kitlelerin de hep ellerinin altında bulunduğunu zannederler. Öyle ya bir sözleriyle, bir parmak hareketiyle, bir kaş göz işaretiyle yer yerinden oynar. Çoğu zaman çocuk diye andıkları tüm bu insanlar onların koyunu gibidir; diledikleri gibi yönlendirir, diledikleri gibi dizayn ederler. İstediklerini bir makama getirebilip istediklerini alaşağı ederler. Böyle de hakkaniyetli, böyle de adaletli, böyle de demokrat, böylesine mücahittirler!

- Milli Gazete, İshak Koç tarafından kaleme alındı
https://www.milligazete.com.tr/makale/6520369/ishak-koc/sanrilar-ve-sancilar