Geçti dost kervanı

Hüseyin Akın
Hüseyin Akın

Sol duvarda çerçeve resimler, hemen yanında puslu bir pencere ve çerçeve manzaraların karşısındaki duvarda boş bir çerçeve. Dünyanın bir tür özeti olan bu odanın hemen önünden yetmişli-seksenli yıllarda kaplumbağa diye bilinen Vosvos otomobil geçiyor. Kapak hikâyeyi gayet iyi özetlemiş. Hatıranın yaşanana galebesi gibi bir mesaj okudum bu kapakta. Vosvos otomobil ayakları yerden kesmeyi vaat etse de dünyanın halini yansıtıyor. Sözünde durmuyor ve yarı yolda bırakıyor insanı. Mehmet Şeker’in Geçti Dost Kervanı isimli yeni öykü kitabını okumaya kapağından başladım. Gurbetteki bir insanın sıladan gelen bir mektubu okurken hissettiği iç acılarına benzer şeyler hissediyorsunuz bir öyküden diğerine doğru açılırken. Her dakika önünüzden bir göç katarı geçiyor sanki.

Öncelikle şunu söylemeliyim, Mehmet Şeker’in öyküleri hayatın içerisinden ve gerçek olandan daha sahici bir etkiye sahip. Kurmaca acılardan ve ısmarlama dertlerden kolaj yapma yoluna gitmiyor. Bir muhabbet ortamında anlatılan, duracağı yeri bilen hikâyelerden. Artistlik yok, zaten bu hikâyelerin böyle bir artistliğe ihtiyacı da yok. Okuyucuyu şaşırtma, sarsma, ters köşeye yatırma ya da dumura uğratmak gibi bir sonuca da yatırım yapmıyor. Olayların, olguların ve öykü kişilerinin mevcut pozisyonları zaten doğal akışı içerisinde bir yere yaslanmadan bunu başarıyor. Bir toplulukta olanca sahiciliğiyle anlatılırken dinleyenlerin her kesitinde “hay Allah!” diye iç geçirdikleri cinsten öyküler yazıyor Mehmet Şeker. Anlayacağınız bunu o öykücü kimliğini kasmadan büyük bir ustalıkla başarıyor.

Kitabın ilk öyküsü Asansörde Panik, küçük bir kasabanın bürokratik endişelerini, lüzumsuz telaşlarını anlatıyor. Küçük kasabanın büyük adamını anmak için yürütülen hummalı çalışmaları okurken yaşananlar hiç yabancı gelmiyor insana. Kasabanın resmi zevatı ve ekâbir takımının insani zaaflarıyla baş başa kaldıklarında nasıl birdenbire sıradanlaştıklarını da görüyoruz hikâyede. Asansörde Panik öyküsünün ana aktörleri de zaten bu kişiler. Asansör takılır takılmaz emniyet müdürünün panik atak, kaymakamın dar alan fobisi olduğu ortaya çıkıyor. Hemen hemen her kasabada orayı yönetenlerin anlattıkları, hayıflandıkları, beklentileri ve de gururlandıkları şeyler birbirinin aynısı. Artık heyecanını kaybetmiş, rutine dönüşmüş bu tür anmaların ne kadar samimiyetten uzaklaştığını programa gelenlerin oturdukları yerde gülüşüp muzipçe bakmalarından anlaşılıyor. Öykünün sonunda konuşmacının -yazarın kendisi gibi- sahnedeki yerini aldıktan sonra kendi kendine, “Ben şimdi ne konuşacağım?” diye söylenmesi hikâyeyi bir çırpıda özetleyiveriyor.

Kitabın ikinci öyküsü de yine hayatın içinden çok yakın pasajlar ve karakterler taşıyor. Belki de benzerlerini kaç kez yaşamışızdır. Zaten sıkıntı burada. Bir şeyi yaşayarak bitirince geriye anlatılacak taraf kalmıyor. Yaşadığınız şeyi büsbütün tüketmezseniz ondan hayatı da aşabilecek hikâyeler çıkarabilirsiniz. Aslında Çok da Şey Etmemek Lazım başlıklı öyküde hikâye anlatıcısı, Rıza adlı birlikte iş yaptıkları ortağıyla onun ısrarına dayanamayıp Menzil’e gitme macerasını anlatır. İşleri zaten kesattır. Ortak Rıza bu maddi-manevi sıkıntı içerisinde ilk seferinde gönülsüz gittiği mürşide bu kez isteyerek gitmek istiyor. Hikâye anlatıcısı böyle bir kafaya sahip biri değildir, gezmek olsun diye ortağına refakat eder. Yolda otomobille giderken menzilde içtikleri çorbanın tadını anlata anlata bitiremez Rıza. Adana’ya vardıklarında Seyda’nın orada olup olmadığını öğrenmek için telefon eder. “Madem telefonla oluyordu, Ankara’dayken niye sormadın? Ankara’da telefon yok mu?” diye çıkışmak istese de Rıza’nın anlamayacağına hükmettiği için vazgeçer arkadaşı. Telefonda Seyda’nın olmadığını İzmit’e gittiğini öğrenir Rıza. Gelmişken Konya’ya uğrayıp çarşıdan sedir yastıkları satın alıp Ankara’ya dönerler. Tarhana çorbasıyla yetinirler.

Kitapta 27 öykü var. Hemen hemen her öyküde ayrıntı bilgilere de yer verilmiş. Ben en çok Avavi öyküsünü sevdim. Hikâye içerisinde hikâye var Avavi’de. İnsanların Avavi kiraz seven bir böcekmiş. Kirazın olgunlaşacağı zamanı çok iyi gözler ve olgunlaşır olgunlaşmaz da ilk siftahı bu böcekler yaparlarmış. Avavi böceğinin kiraza dadandığını duyan köylüler bunu bir işaret bilip hemen kiraz yemeye koşarlarmış. Zamanla bu böceklerin marifeti bazı insanlara kötü örnek olmuş ve başkalarının beğenip talip oldukları genç kızlara göz koymaya başlamışlar. Bu insanlara da “Avavi” lakabı yakıştırılmış. Hikâyeden efsaneye oradan masala doğru evirilen bu öyküde Anadolu’nun irfanı kadar zaaflarını da görebiliyoruz.

Aslında ben daha Baba Sözü’nden bahsedecektim. Hatice Ana’dan, Halil Bey’den Fadik’ten; ağalığın, beyliğin ve efendiliğin kaybolup gidişinden.

Banktaki İhtiyar üzerine de bir şeyler söylemek lazımdı. İyiliğin yayılmacılığı üzerine bir şeyler söylemek hiç olmazsa. Bayram Dönüşü öyküsünde annelerimize benzeyen eli öpülesi annenin bahçedeki fırında yaptığı çöreğin, tarhananın ve salçanın lezzetini bir güzel anlatsam. Kendisini kamyon sanan askere gitme sevdalısı gencin Sis Farları ile çevresindekileri nasıl aydınlattığını keşke uzun uzun yazabilseydim.

Ben bu öyküleri gerçekten çok sevdim. Hatta bir süre öykülerin okuyucusu muyum yoksa öykü kişilerinden birisi mi kendimi ayırt edemez hale geldim. İki ayrı yoğunluğu bir anda yaşamak diye bir şey de varmış, bunu anladım.

Sevgili okur, Mehmet Şeker iyi, güzel ve doğrunun bir bahçede halka olup çember çevirişleri, el ele tutuşup gökyüzüne bakarak şarkı söyleyişleri demektir. Okuyun göreceksiniz. Bir kitabı okumak aynı zamanda içten içe bir yazarı okumaktır. Haydi kolay gelsin.

(Geçti Dost Kervanı- Mehmet Şeker- İz Yayınları)

- Milli Gazete, Hüseyin Akın tarafından kaleme alındı
https://www.milligazete.com.tr/makale/5769575/huseyin-akin/gecti-dost-kervani