Kişiler gider, kişiler gelir

Burak Kıllıoğlu
Burak Kıllıoğlu

Türkiye ekonomisi, son dönemde, özellikle de sıcak para hareketlerinin kesilmesiyle birlikte “duvara toslamak üzere olan bir araba” davranışı sergiliyor. Dış kaynak bolken, yani sıcak para geliyorken, tabir-i caizse “el kesesinden zenginlik” sürme faslı yaşandı ve bu süreçte dile getirilen uyarılar, ikazlar, eleştiriler hem dikkate alınmadı hem de düşmanca karşılandı.

Sıcak paraya, daha doğrusu borç paraya dayalı bir büyüme patikası tutturuldu. Bunun anlamı şuydu: Dünyada yaşanan dolar bolluğundan yüksek faiz vererek biz de faydalanalım, piyasaları paraya, krediye boğalım, ortaya çıkan büyüme kompozisyonuyla da topluma zenginlik  mesajları verelim.

Türkiye, sıcak para ülkeye aktıkça, “ürettiğinden fazlasını” tüketti ve bunu da zenginleşme gibi algıladı. Faiz karşılığı ülkeye çektiğimiz dış kaynağı üretken olmayan inşaata, betona gömdük ve bunları yabancıya satarak sağlanan döviz girişinin de ilelebet süreceğini sandık. Halbuki inşaata harcanan paralar, nihayetinde altyapı yatırımları hükümdeydi ve gelir üretme potansiyeli taşımıyordu.

Amerikan Merkez Bankası’nın politika değişikliği neticesi sıcak paranın Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerden çıkışı ile birlikte ekonomimiz de giderek çarkları çeviremez, nakit girdisi sağlayamaz bir noktaya doğru sürüklendi. Piyasalarda para dönmez, herkes birbirinin borcunu idare eder oldu, kamu bankaları defalarca “nefes” adı altında kira ve maaş ödensin diye kredi paketleri açıklamaya başladı.

Halbuki 2013’te hükümete kendi içinden bir uyarı gelmişti. Biraz frene basılması gerektiği, sürekli cari açık vererek sağlanan büyümenin sıhhatli ve sürdürülebilir olmadığı, “arabanın duvara doğru gitmekte olduğuna” dair uyarılar yapıldı. Ancak dikkate alınmadı ve yanlış ekonomi politikalarına yenileri eklendi, sorunlar çözüleceğine daha da büyüdü.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiyle birlikte Türk ekonomisi, Cumhuriyet tarihinde görülmemiş bir sürece girdi. Sahip olunan yapısal sorunlar neticesi belli periyotlarda krize girmeye alışkın olan ekonomi, bu sefer krize değil de uzunca bir buhrana girdi. Bunda elbette ki inşaat dayalı büyüme politikasının iflas etmesinin bir rolü var. Hazine garantili ve çok yüksek maliyetli “mega projelerin” bütçeye yüklediği yükün, kamudaki israfın da payı var. Elbette ki “borçlanmaya dayalı” ekonomik modelden vazgeçilmemesinin, en ufak bir meselede sadece günü kurtaran, uzun vadede tüm ekonomik aktörlerin borç yükünü artıran “her soruna kredili çözüm” yaklaşımının da payı var.

Ancak en büyük sorun, ekonominin keyfi bir şekilde ele alınmasında… Ekonomik yaklaşımın, iktisadi değil de siyasi saiklerle, “seçime odaklı” uygulanmasında yatıyor asıl mesele. Hala “enflasyonun sebebi faizdir” sabit fikrinden bir adım öteye gidememekteyiz. Türkiye koşullarında bu varsayıma göre kurulacak bir modelin enflasyon ve dolayısıyla da hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı üreteceği kağıt üzerinde belliyken, bunu adeta “sorgulanamaz bir gerçek” hükmünde ele almaktır asıl mesele.

Bu yaklaşımdan vazgeçmedikçe gerek Merkez Bankası Başkanı değişsin, gerek ekonomiden sorumlu bakanlığa başka bir isim gelsin, fark etmez. Bu görevlerdeki isimler, kamuoyu tarafından kıyasıya eleştirilse de, işin mahiyeti açısından düşünüldüğünde aslında kendilerine çizilen çerçeve içinde, mahdut bir hareket alanı içinde hareket etmeye mahkum edilmişlerdir. Elbette ki, bunun böyle olması mevcut tablodaki sorumluluklarını tamamıyla ortadan kaldırmaz ama “günah keçisi” ilan edilmeleri de manasızdır.

Türkiye, şayet “tek bir doğru” olduğunu düşünen varsayımdan vazgeçmezse, farklı isimlerin gelip gitmesi veya günah keçisi ilan edilmeleri hiçbir şeyi düzeltmeyecektir. Eğer bir politika veya zihniyet değişimden bahsedilecekse, işe halka hesap vermekten başlamak gerekir.

- Milli Gazete, Burak Kıllıoğlu tarafından kaleme alındı
https://www.milligazete.com.tr/makale/5690564/burak-killioglu/kisiler-gider-kisiler-gelir