Halı püskülü, perde süsü

Meryem Nida
Meryem Nida

Düşünebilen insanları seviyorum. Aklını kullanmaktan çekinmeyen, kalbini kapı arkası etmeyen, zihnini kemiren düşünceleri rafa kaldırmayıp açığa çıkaran, mütemadiyen cevap arayan ve Rabbinin cevaplarını görmekte gecikmeyen insanları seviyorum. Varsa böyle insanlar karşınızda sahip çıkın mutlaka onlara. Oturup konuşun saatlerce. Soru sorun, cevap bulun. Soru sorsun, cevap olun...

İşte böylesi düşünebilen bir insanla muhabbet ederken, Zeyd bin Sabit’in yalnızca on yedi günde bir dili nasıl öğrendiği ve nasıl tercüman olarak göreve başladığından hayretle bahsettiğim zaman kurduğu şu cümle çok dikkatimi çekmişti. “Bizim evlerimizde bir perdenin üzerinde taşıdığı desen bile kafamızı gerekli yerlere vermemizi engelleyebiliyor. Evimize girip kendimizi ibadete veya tefekküre vereceğimiz alanlar, fazlasıyla ayrıntı dolu. Oysa o insanların evlerinde bırak süsü, sadece yaşamalarına yetecek kadar eşyaları vardı. Ve tüm dikkatlerini yapacakları işlere yöneltiyorlardı.”

Hakikaten doğruydu. Elbette kabiliyetleri farklı olmak üzere aynı topraktan, aynı balçıktan yaratılmış insanlardık hepimiz. Ama biz yıllarca eğitimini aldığımız halde bir dil için “Anlıyorum ama konuşamıyorum” derken, onlar yarım ay kadar kısa bir sürede tercümanlık derecesinde bir dili öğrenebiliyorlardı.

Mevzu sadece dil değildi elbette. Mevzu düşünmekti, akletmekti, ibadetti, okumaktı insan olmaktı, çalışmaktı, hayatını ve ahiretini kazanmak için çabalamaktı... Yıllar öncesinde büyüklerimizin onca imkânsızlığa rağmen bir güne sığdırdıkları işlerle, bizlerin olanca imkâna rağmen günlere, hatta haftalara sığdıramadığımız işlerdi mesele! Dolapları dolduran, süsü ve deseni zedelenmesin diye bulaşık makinesine koyulamayan bir yığın tabak çanağın kölesi olmuş bizlerle, bir tencerede pilav pişirip kapağında yiyen insanların arasındaki farktı mesele...

Mesele derindi aslında. Mesele ayrıntıydı. Öylesine ayrıntıyla doluydu ki hayatlarımız. Evlerimiz, eşyalarımız, arabalarımız, süslerimiz, dekorlarımız, ıncık cıncığımız, boncuğumuz... Evimizde kullandığımız kenarı püsküllü bir halının püsküllerini oluşturan öbeklerin zamanla deforme olması ve yer yer iplerinin çıkması bize rahatsızlık veriyor ve şaşırtıcı derecede bir mesaiyi onun onarımına ayırabiliyorduk.

Yalnızca evlerimiz değil, tüm hayatımız ayrıntılarla dolu değil mi aslında? Ayrıntıların içinde boğulup küçük detaylara takılıp kalırken, hayattan, dostluklardan veya ibadetlerden zevk alabildiğimizi söyleyebilir miyiz? Hatta zevk almak lüks kalır, olması gerektiği gibi hayatımızı idame ettirebildiğimizi iddia edebilir miyiz?

İletişim ve ulaşım amacıyla icat edilmiş küçücük telefonlarımıza yüklediğimiz yüzlerce ayrıntıyla boğuşurken ne iletişim kurabiliyor ne de ulaşıma fırsat buluyoruz değil mi? Hayatı daha olanaklı kılmak için aldığımız arabalarımıza toz kondurmamak için neredeyse hiç kullanmamamız ya da kullanırken diken üstünde olmamızla hayatımızı zindana çeviriyoruz. Uyku konforu olan milyarlık yataklarımız, boyun şekline göre esneyen Zümrüd-ü Anka tüyü yastıklarımızdan kopup da sabah namazlarımıza bile uyanamıyor, güne ve işimize hep geç kalıyoruz değil mi?

Kurduğumuz mükellef sofraların yanında çoğu zaman gösterişten öteye geçemeyen mezelere saatlerimizi harcıyor, masraf üstüne masraf ekliyoruz. Dış kıyafetini, eşarbını, ayakkabısını, çantasını halletmek bile ciddi bir uğraşken, ayakkabının tokasıyla çantanın süsünü, eşarbın deseniyle kıyafetin düğmesini uydurmaya çalışarak delirme derecesine geliyoruz. Marka sevdamıza level atlatıp sırf marka olduğu için ihtiyaç dışı bir yığın şeyi alırken asli ihtiyaçları hep geri plana bırakıyoruz.

Allah için kurulacak bir yuvanın ilk adımı olan nişan merasimlerimize hazırlanırken saraylara yakışır ikramlar ve  sultanlara yakışır kostümlere ayrılan emek yetmezmiş gibi kullanılacak bir kurdeleyi süslemek için bile saatlerce uğraşıyoruz. Doğumundan aylar önce, yavrularımızın daha adını koymadan kapı süslerini, magnetlerini hazır ediyoruz.

İşte böyle böyle dünyaya dalıyoruz. Böyle böyle dünyanın kölesi oluyoruz. Böyle böyle eşyalarımız tarafından kullanılır hale geliyoruz. Böyle böyle mesaimizi, enerjimizi, imkânımızı, belki fark edilmeyecek, edilse de önemsenmeyecek ufak detaylara, ayrıntılara harcıyoruz. Etrafımız böylesi eşyalar ve bu eşyaların hamalı insanlar tarafından dolup taştıkça da kalitemizi koruyamıyor, kaliteli Müslüman olup dünyamızı da ahiretimizi de yapılandıracak temel adımları atmaya güç bulamıyoruz.

Evlerimizi eşya yığınına çevirip saatlerce temizlik yaparak tozunu almaktan gayrı kitaplığa uğramaya fırsat bulamayarak telefonlarımızın olağanüstü özelliklerini keşfetmeye ayırdığımız vakti faydalı insan olma vaktinden çalarak parçalarıyla uğraşmaktan bir türlü tamamlanamamış puzzle gibi ayrıntılara takılıp kalarak tamamlanamıyor, hep yarım kalıyor, hep yarım hissediyoruz...

Zihnimiz, biz namaz kılarken seccadenin üzerindeki desenleri bile bir şeylere benzetip de bizi oyalarken ibadet etmekten nasıl bahsedebiliriz ki? İftara hazırlayacağımız sofralar için yemek programlarıyla saatlerimizi geçirirken orucun lezzetinden nasıl bahsedebiliriz? Okuyacağımız beş on sayfa kitabı elimize almadan önce, “Şöyle bir bakıvereyim” diyerek girdiğimiz ve saatlerimizi geçirdiğimiz sosyal medya turlarıyla kenarda boynu bükük kalan sayfaların gönlünü nasıl alabiliriz?

Bir iğne, bir toka, bir halı püskülü, bir beşik süsü kaybettirmesin bize özü...

- Milli Gazete, Meryem Nida tarafından kaleme alındı
https://www.milligazete.com.tr/makale/1918575/meryem-nida/hali-puskulu-perde-susu