Rüzgâra bırakılan hatıralar

Mine Alpay Gün
Mine Alpay Gün

Çok da beklemiyor sizi durakta, acelesi olan otobüs.

Pek derdinizi tasanızı paylaşmayıp, umuruna gelmiyorsunuz tarifeli uçağın.

Acınızı yaşamadığı gibi.

O kafa tutuşu, silkeleyişi, itişi.

Muhtemelen haberi olsa da cenazenizden yine itiraz ederdi, koltuk sahibi; yol verirken.

Anne yitirmiş o elli yaşındaki oğlun, dertlerini diline dolamasını beklemeseniz de.

Yolculuk boyunca çabucak dağılması matemi, çocuğun.

Etrafı ile yaptığı koyu sohbet.

“Her zaman annemle seyahat ederdik, yanı başımda otururdu, şimdi o uçağın kargo bölümünde ben yalnız.”

Ya, hasta mıydı?                                    

Çekmesin diye çok dua ettim, bir ay sürdü yatak misafirliği, çok şükür fazla çekmedi.

Anne dertten kurtulurken sanki evlat da ağır bir yükten kurtulmuş gibi pür tebessüm yanındaki zenci kadının karmen kırmızı rujlu ağzına takılıp kalmış.

Bir harf, bir damla fazla gelecek gibi değil.

Hele ölüm hiç dert değil, düğüne gider gibi gitmekte anne uğurlamaya.

Hayatın acı rengini çabucak ortadan kaldırmakta, yaşama dönmekte hiç zorlanmamakta.

Babasına burnundan solurken genç kız, “Aha da bağıracak konu buldu zaten bizimle konuşmaz da, sadece bağıracakken, sadece eleştirirken, ne kadar işe yaramaz insan olduğumuzu haykırırken; konuşmayı hatırlayan bu adam” diye anlatırken etrafına, konturlarını çizdiği baba profili; gençlerin yüzde doksan dokuzunun gördüğü fotoğraf idi.

Muhtemelen ölümünden sonra anlatmak üzere ertelemişti genç kız babasının ona nasıl çay kahve getirip çalışma masasının üzerine bıraktığını, masasında uykudan sızdığında haydi yavrum deyip yatağına kaldırdığını, hatta babanın uyumayıp evladının üzeri açık kalıp üşütecek diye battaniye getirdiğini, annenin bitmeyen hastalıklarında mutfağa girip yemek yaptığını, teferruatlı yemek beceremese de bir çorba olsun karıştırıp ya da kahvaltı hazırlayıp çocuğunu çağırdığını.

Kaç seçim görmüş ruhu yorgun insanların ülkesinde kaçırılan nisanlar, laleler, çuha çiçeği zamanları.

İsveç’te kiraz çiçeği festivalinde nasıl renkli idi hayatın sağanağı. Pembe çiçekli elbiseleri içerisinde Japon kızlar, kiraz ağaçları altında mavi bulutlardan sevinç sağarken.

Erkenden bitirmiş sarı al yaşamını laleler, yapraklarında veda yaşı gibi çiğ taneleri.

Toprak çatlamış ve ağlamıştı seksenbeşlik arkadaşı hastane odasından uçağın kargo bölümüne geçtiğinde.

Dikenler basmış, kazılmamış bahçesinin hüznünü görebilmiş miydi acep altmışlık gelinleri. Sanki kederinden kurumuştu pembe çiçekli şeftali ağacı, sutereleri, siyah gül, şebboy çiçekleri.

Ayağı kırık sandalye, bozuk saat, düşmüş gardırop kapağı, kap kacaktan oluşmuş orkestranın elem musikisi doldururken evin duvarlarını.

Bir devir kapanmıştır.

Annesini gömüp dönecek çocuğun işi uzun sürmeyecek, her şey çöpe atılıp ev elden geçirilip, kiralanacaktır yabancıya.

Ayağı aksayan annenin bir gün bile ev halkına hissettirmeden acılarını; işleri aksatmaması, oklavasını sofrasını kurup açtığı bayram baklavaları, su börekleri anlatılacak mıdır bir daha?

Ya da.

Hatıralar bile rüzgâra verilip, hangi yöne giderse pek umursanmayacak mıdır?

- Milli Gazete, Mine Alpay Gün tarafından kaleme alındı
https://www.milligazete.com.tr/makale/1536075/mine-alpay-gun/ruzgara-birakilan-hatiralar