Gözünüz yükseklerde olsun!

Meryem Nida
Meryem Nida

Bazı meseleler vardır, insanın düşündüğü zaman nefesi kesilecek gibi olur. Cennet ve cehennem bu meselelerden en önemlileridir. Nefesi kestiği içindir belki de üzerine pek fazla düşünmeyiz. Cennetin hurileri, cehennemin ateşi dışında aklımıza pek bir şey getirmeyiz. Korktuğumuz için cehennemi düşünemiyor olmamız normal karşılanabilir fakat bu dünyada cennete gitmek için yaşayan varlıkların, cennetle ilgili umutlarının, hayallerinin, beklentilerinin olmaması şaşılacak bir durumdur.

Pek çoğumuzun üzerine çok da fazla düşünmeme sebebi, çağımızda yaşayan ve Müslüman olduğu halde yaşantısıyla tiksinti uyandıran insanlara nazaran çok daha fazla müspet olan yaşantımızla cenneti garantilediğimize inanmamızdır. Cehenneme sebep olan en önemli günahlardan kalbimizi ve bedenimizi kurtarabildiğimiz takdirde kendimizi cennete konmuş saymamızdır. Ve zihnimize yerleşen, “Cehennemden kurtulayım da cennete giriversem yeter” düşüncesidir...

Cehennem elbette korkulacak, kaçılacak ve kendimizi cennetin kapılarından içeri can havliyle atacağımız bir azap mekânıdır. Peki, ya cennet? “Giriversem yeter” diyerek hafife alabileceğimiz bir son mudur? Velev ki garantilemiş olalım, cennette iki gözden ibaret olan bir ev, sonsuz bir yaşam için ideal olan mıdır? Cennete giriverip azap çekmeden sonsuza kadar yaşayacak olmamızla oranın en yüksek derecelerinin lezzetine varmamız aynı şey midir?

Elbette kendimizi cehennemden kurtarmak ilk vazifemizdir fakat cennetin dorukları dururken, tüm peygamberler, salihler, şehitler, evliyalar orada buluşacak ve sonsuz bir hayatı Cemalullahla geçirecekken bizim daha alt tabakalarda olmakla yetinmemiz, aslını tatmak varken kokusuyla idare etmek gibi bir şeydir. Saraylarda, köşklerde yaşamak varken ve yaşayacağımız yeri seçme ya da belirleme imkânı bize sunulmuşken iki odalı bir evle idare etmek gibi bir şeydir.

“Cenneti garantiledi de bir de doruklarını düşünüyor” diye aklından geçirenler olabilir. Evet, elbette cenneti isterken dorukları ile beraber istemeliyiz. Sonsuz bir hayatın hayalini kurarken lüks saraylarda yaşamayı dilemeliyiz. Kana kana içeceğimiz suyun Kevser olmasını temenni etmeliyiz. Cehennemi görmemekle beraber cennetin en yüksek mertebesine heves etmeliyiz. Daha azına “olur” dememeliyiz. Hep daha fazlası için mücadele etmeliyiz.

Bu elbette kolay değildir. Ya da oturduğumuz yerden, “Kevser’i ver Allah’ım” diye dua etmekle mümkün olacak bir şey de değildir. Nasıl ki ev alıp satarken yahut kiralarken güney cephe ile kuzey cephe arasında bile fiyat farkı varsa, nasıl ki büyük ve şık bir ev ile sıradan alelade bir evin tutarı farklı ise elbette ki cennetin kademelerinin fiyatı, evinin ve arsanın büyüklüğünün tutarı da farklı olacaktır. Elbette ki olabilecek en iyi yerde memuriyet kazanabilmek için en yüksek puanı almaya çalışıp 0.1 puan bile insanı, daha fazlasını alanların gerisinde bırakması gibi cennetin en güzel yerini kazanabilmek için de sınava çok sıkı hazırlanmamız lazımdır.

İlk başta şu gerçeği ilkelerimize kadar hissetmemiz lazımdır. Cennetin kademeleri vardır ve herkes yaşantısına, inancına, ibadetlerine, nefsine dizgin vurabilmesine göre o kademelere yerleştirilecek ve sonsuza kadar orada kalacaktır.

Elbette namazlarını vaktinde, sünnetleri ile huşu içinde, kimin karşısında durduğunu bilerek kılan ve tesbihatleri de atlamayan kişiyle, öylesine kılıp geçen, son vakitlerinde ancak yetiştiren, namazda namaz dışında her şeyi düşünen kişi aynı kademede olmayacaktır.

Elbette sıcağın altında kara feracesi ve omuzlarından sarkıttığı kara başörtüsü ile dolanan ve nefsine dizgin vurabilen kişiyle, ona göre daha serbest olan ya üzerine yapışan pardesüsü veya kısa kabı ve üzerinde de kısa başörtüsü olan kişi aynı kademede olmayacaktır.

Elbette farz olan orucunu tutarken açlığını, susuzluğunu ve nefse dair her şeyi Rabbine adayan ve bundan haz duyan Müslüman ile orucu bir yükmüş gibi tutan ve içten içe açlığına isyan eden Müslüman aynı kademede olmayacaktır.

Elbette her yerden haram yağdığı dünyamızda gözüne haram ilişmesin, kulağına haram girmesin diye kendini karantinaya alan bir mümin ile takip ettiği en az bir dizisi veya kaçırmadığı bir programı olan mümin aynı kademede olmayacaktır.

Elbette Kur’an’dan biraz olsun uzak kaldığı zaman titreyen, onu eline almadığı gün uyuyamayan kul ile birkaç ayda bir ancak onunla görüşen kul aynı kademede olmayacaktır.

Elbette kadın veya erkek, bir namahreme göz ucuyla dahi bakmamış biri ile işi gereği aynı ortamı soluyup rahatça muhabbet edebilen insan aynı kademede olmayacaktır.

Elbette, “O söylediyse bitmiştir” diyerek her sünnete sarılan Müslüman ile “Ben farzları yapsam yetecek” diyen Müslüman aynı kademede olmayacaktır.

Elbette duyduğu bir emrin karşısında hemen tevbe eden ve yaptığı yanlıştan dönen bir insanla, bin tane “ama” dedikten sonra dönen insan aynı kademede olmayacaktır...

Örnekler çoğaltılabilir tabi ki fakat sonuç bellidir. Biz ne istiyoruz? Biz ne kadarına razıyız? Biz sonsuz bir hayat için nereyi arzuluyoruz? Ve daha da can alıcı, insanın yüreğini paramparça eden kısmı, biz bu dünyada göremediğimiz Efendimiz aleyhisselatu vesselamı görmemeye, O’na komşu olmamaya dayanabilir miyiz? Biz Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali radiallahu anh ve diğer ashap ile veya hayatlarını okurken bile yüreğimizi coşturan İbrahim, Musa, İsa, Nuh, Yusuf Peygamber ile oturup Kevser’in başında hasbihal etmemeyi kabullenebilir miyiz? Biz Meryem, Asiye, Aişe, Hatice, Fatıma annemiz ile kadınlık üzerine konuşup, Meryem’in annesi Hanne, İsmail’in annesi Hacer ile annelikten söz edeceğimiz sohbetleri ebediyen kaçırmaya, belki de kıl payı kaçırmaya rıza gösterir miyiz?

Cevabımız “hayır” ise o zaman gözümüzü yükseklere dikmek ve cennetin en tepeleri için, en güzel makamları için mücadele etmek zorundayız. Kolay olmayan ama uğraştığımıza değecek olan bir mücadeledir bu. Herkes kendi eksiğini zaten bilir. Ve herkes kendi eksiğinden onarıma geçmelidir!

- Milli Gazete, Meryem Nida tarafından kaleme alındı
https://www.milligazete.com.tr/makale/1513208/meryem-nida/gozunuz-yukseklerde-olsun