Kayıp kuşak

Nedim Odabaş
Nedim Odabaş

Kuşkusuz, özel televizyonların hayatımıza girdiği 1990’lı yıllardan bu yana, televizyona bağımlı, hayatının tüm güzel unsurlarını bu afyon aletten aldıklarıyla şekillendiren, zihnini ve düşüncelerini bu afyon aletten aldığı bilgilerle biçimlendiren kayıp bir nesil oluştu. Yürümesi, konuşması, düşünmesi tamamen televizyon kültüründen beslenen bu nesil, egoist, bencil, hedonist, zevkperest ve iffeti değil şehveti başrole koyan zombiler olarak karanlık kuyularda ve aptal kutularında esir kaldı. Hele dizilerle evimize giren mahremiyetin ve milli manevi değerlerin dejenere edilmesini sağlayan batı taklitçisi zihniyet, insanlarımızın algılarını değiştirdi, ahlak kavramının yok edilmesi için çabalayanların eline çok büyük kozlar verdi.

Kendilerini muhafazakâr olarak tanımlayanlar bile bu erozyonda sağa sola savruldular, ellerine geçen makamı hırsla kabullenip, bir zamanlar eleştirdikleri şeylerin ta göbeğine kaydılar.

Televizyonların etkilerinden kurtulabilmek mümkün mü? Ya da bu zehirli sarmaşığın üzerimize boca ettiği kötülükleri, ahlaki yozlaşmayı nasıl ortadan kaldırabileceğiz? Maalesef bu soruların cevabı yok.

Ramazan ayı içinde kendisiyle röportaj yaptığım yazar Abdurrahman Arslan, televizyonun bizleri nesne yapmasına asla müsaade etmememiz gerektiğini söyleyerek, şunları ifade ediyor: “Dinimizin şakaya ve ironiye dönüşmesine asla müsaade etmemeliyiz. Her din ciddiyet ister. Biz bugün her şeyi ciddiye almayan, ironiye dönüştüren bir alanda yaşıyoruz. Müslümanın buna çok daha dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. Ramazan kutlaması festivale dönüşmüşse bunu da televizyon ülkenin her yerine yayıyorsa, orada ciddiyet kalmamıştır artık. Dindarlık kendisini televizyonun nesnesi yapmamalıdır. Görüntünün nesnesi yaptığınızda her şeyin içi çok çabuk boşalır. Bakın 10-15 yıl içinde dinimizin içi çok hızlı bir şekilde boşaldı. Kandil gecelerinde mevlitlerin eksik olmaması, Müslümanların çoğu bunu dindarlığa yoruyorlar. Bu yeni bir dindarlıktır, ama bence bizi rahmete götürecek bir dindarlık değildir. Bu konuda uyanık olmak lazım. Sünneti ihya ederek bunu yapabiliriz. Bizim burada en çok dayanağımız sünnettir. Elbette rehberimiz Kur’an’dır. Sünnet ise hayatın pratiğidir. Resulullahın (S.A.V.) ne yaptığıyla ilgilidir. Hayatın pratiğini kurmak sünnetle mümkündür. Çünkü O bize ameli bir boyutu gösterir. Televizyonun bizi nesne yapmasına müsaade etmemeliyiz. Sadece Müslüman olarak değil, bizim dindarlığımız da televizyonla dindarlaşan bir toplum olmadı. Tarihte her ne kadar 1930’lardan itibaren televizyon kullanılıyor olsa da tarih televizyonla dindarlaşan bir toplum örneğini göstermedi.”

Açıkça görülüyor ki, tarih boyunca ve özel televizyonların hayatımıza girdiği süreçte, dindarlaşan bir toplum örneğiyle karşılaşmıyoruz. Televizyonlar, düşünmeyen, sorgulamayan, analiz etmeyen, okumayan ve ne buyrulursa buyrulsun anında kabul eden, güce itaat eden bir nesil oluşturmak ve toplumun genetiğiyle oynamak için özel olarak kullanılıyor.

Televizyonlar, milli ve manevi değerleri yok etmeye ant içmiş, bir takım fasıkların ve Siyonist zümrenin dünyaya kök salmak için varını yoğunu ortaya koyanların ve Müslüman coğrafya üzerinde zulümle inşa edilmiş hükümdarlıklar kurabilmenin temelini atan aletler olarak dikkatlerimizden kaçmıyor.

Toplumların çimentosu ahlaktır, erdemdir, edeptir… Eğer bu kavramlar dejenere olmuşsa, o toplum çürümeye başlamıştır. Siz istediğiniz gibi siyasi alanda at oynatabilirsiniz, ama sosyal olarak toplumun genetiğine müdahale edenlerle mücadele etmezseniz ve bu savaşta seyirci kalmayı yeğlerseniz, size ait gibi görünen devir, bir bumerang gibi, bir tokat gibi yüzünüzde patlar.

- Milli Gazete, Nedim Odabaş tarafından kaleme alındı
https://www.milligazete.com.tr/makale/1218311/nedim-odabas/kayip-kusak