Yavuz Sultan Selim - I. Selim- Selimî 16: Sefer Rodosa mı Ahirete mi?

Abone Ol

Rodos üzerine seferi düşünüyordu ama dedesi Fâtih gibi bunu başaramamaktan korkuyordu. Üstelik doğuda yine karışıklıklar ve isyanlar başlamıştı. Şah İsmail yaralı bir canavar gibi doğuda karışıklıklar çıkarmaktaydı. Bütün bunların ortasında Rodos vardı. Rodos’taki şövalyeler de rahat durmuyorlardı ve denizden bir tehdit oluşturmaktaydılar Osmanlı topraklarına. Gerekli hazırlıklar yapıldı. Toplar döküldü. Kürekçiler toplandı. Daha önceden genişletilmiş olan tersanede gemiler yapıldı. Zahire- yiyecekler temin edildi. Her şey hazırdı. Barut hariç. Hasan Can ve devlet erkânıyla beraber Eyüp Sultan ziyaretine giden Yavuz Sultan Selim, Yavedud Tekkesi’ne bitişik büyük bir türbenin karşısına geldiğinde atını durdurup, Fâtiha okudu. Sonra Hasan Can’a sordu: “Bu mezar kime ait biliyor musun” dedi. O da bilmediğini söyleyince o mezarın sütannesinin mezarı olduğunu anlatıp, sütannesiyle ilgili hatıralarını yâd etti sırdaşına. O bir taraftan hatıralarını anlatırken gözü denize ilişti. Denizde dağ gibi kocaman bir gemi süzülmekteydi Eyüp’e doğru. Bir anda yine öfkeden ateş saçmaya başladı: “Henüz savaş kararım kesinleşmemiş olmasına rağmen bu gemi niçin denizdedir!” diye kükredi ve Kaptan Cafer Bey’in katledilmesini istedi. Araya giren sadrazam Pîrî Paşa padişahı bin bir güçlükle teskin etti. “Bu gemi yeni yapılan kadırgalardan biridir. Denemek için suya salınmıştır.” diyerek Cafer Bey’i bu cezadan kurtardı. Padişah etrafındaki adamlarına sordu: “Rodos seferi ister durursunuz. Her şey tamam mı Kaç aylık barutunuz var!” diye sordu. Bütün hazırlıkların tamam olduğunu ancak barut stoklarının ne kadar olduğunu bilmediklerini söylediler. Emretti stoklara bakmalarını. Ertesi gün padişaha dört aylık barutlarının olduğunu arz ettiler. Yavuz yine küplere bindi: “Ulu atam Fâtih Sultan Mehmed zamanında olan Rodos kuşatmasının başarısızlığı hala hafızalarımızda iken, bu kırgınlığı bir daha mı yaşatmak istersiniz Şimdi sefere bizzat benim katılmamı beklersiniz. Katılırım ancak beyhude varılıp, eli boş dönülürse hiç birinizi sağ koymam bunu iyi bilin!” dedi ve devam etti: “Bunun gibi bir kalenin fethi için dört aylık barut hiç yeter mi Bunun iki katı yetecek kadar barutla bile bu kale alınsa büyük başarı sayılır. Siz Rodos’u dört ayda değil, altı ayda dahi alamazsınız. Belki sekiz-dokuz ayda anca alınabilir. Bu gibi zayıf tedbirlerle ben sefere çıkmam kimse sözüyle de hareket etmem. Gerçekte bize sefer yok! Olsa olsa ahirete sefer var!” diyerek seferden vazgeçtiğini söyledi. Söyledi söylemesine de acaba dedikleri çıktı mı Çıktı! Hem de tamı tamına. Rodos oğlu Kanûnî Sultan Süleyman zamanında dokuz ayda feth olundu. Ahiret seferi var bize demişti, gerçekten de ahirete sefer eyledi bu yüce Sultan! Sultan’ın gerçekleşen bu sözleri, kâmil bir mü’minin ferâsetini göstermesi bakımından oldukça önemlidir.

Ecel Gelince Cihana Bir Çıban Olur Bahane

Yine Edirne özlemi başlamıştı Sultan Selim’de. Gitmek için gün kararlaştırıldı, hazırlıklar yapıldı. Aslında özlem belki de bahaneydi. Çünkü vezîriâzam Pîrî Paşa’yı orduyla beraber tam teçhizatlı olarak çok önceden Edirne’ye yollamıştı. Ardından da kendisi hareket edecekti. Sefer vardı küffara karşı. Sefer vardı Macaristan’a. Bazı kaynaklar sefer olduğunu söylüyor Macaristan’a. Bazı kaynaklar da İstanbul’da çıkan veba salgını sebebiyle Edirne’ye gitmek istediğini. Bazı kaynaklar da toplanan meşveret meclisinden Rodos seferi kararı çıkmayıp, Anadolu’da çıkan karışıklıklardaki rolü sebebiyle Şah İsmail’e karşı savaşmanın Rodos seferinden daha önemli ve daha öncelikli olduğu kararı çıkmıştı. Buna kızan padişahın seferden vazgeçip, Edirne’ye gitme kararı aldığını söylemektedirler. O ya da bu sebeple, hangi sebeple olursa olsun artık Edirne’ye gitme kararı vermişti padişah. Yola çıkmadan bir süre önce sırdaşı Hasan Can’a birlikte sarayın bahçesinde dolaşırlarken: “Arkama sanki bir diken batıp, acı verir.” diyerek arkasına bir şey baktığını söyledi. Hasan Can: “Padişahım ağaçlardan bir şey düşüp batmış olabilir sırtınıza. Ferman buyurursanız görülsün ” dedi. Arkalarından gelmekte olan İskemleci taşıdığı altın savaklı iskemleyi hemen getirdi. Padişah da oturdu. Hasan Can onun yakasından elini sokup, gezdirdi teninde. Bir şey bulamadı. Biraz sonra bir daha arkasına bir şey battığını söyleyince Hasan Can yine oturttu padişahını, düğmelerini çözüp, sırtını açtı. Bir de gördü ki sırtında iki omuzu arasında henüz baş vermemiş, etrafı kızıl, olmamış katı bir çıban var! Padişaha durumu arz edince Yavuz, sıkmasını emretti. Ancak bu emre uymadı Hasan Can. “Padişahım, bu büyük bir çıbandır, henüz hamdır. Zorlamak caiz değildir. Bir uygun merhem sürelim üzerine” diyerek karşı çıktı. Çıbanı sıkmadı. Yavuz: “Biz çelebi değiliz ki bir çıban için cerrahlara başvuralım.” diye hekime görünmeyi reddetti. O geceyi acı içinde geçirdi. Ertesi gün Hasan Can’dan gizli, hamama giderek çıbanı hamamda ovdurup, sıktırdı. Hamamdan çıkınca da bu yaptığına pişman olup Hasan Can’a: “Seni dinlemedik de kendimizi telef ettirdik” diyerek çıbanı hamamda ovdurup sıktırdığını anlattı. Edirne’ye gidiş kararı alındığı için de 926 yılının Şaban ayının ikinci günü (18 Temmuz 1520) bu halde İstanbul’dan ayrıldı. Yolculuk esnasında rahatsızlığı arttı. Yollarda ağır ağır gidiliyor ve bazı menzillerde uzun süre kalınıyordu. Çorlu’ya ulaşıldığında bir çadır kuruldu. Ve orada kırk gün başhekim (Hekimbaşı) Ahî Çelebi tarafından tedavi edildi. Ama nafile. Hastalığı halk arasında “Yanıkara” denilen “Şirpençe” idi. Bir rivayete göre de Âkile veya Yenirce de denilen bir tür yara hastalığından öldü. Bir başka rivayete göre de ciğerlerindeki kanserdi hastalığı. Tarihçilerin pek çoğu da Yavuz’un vebaya yakalanma ihtimalinin kuvvetle muhtemel olduğunu, bu çıbana da veba yumrusu demektedir. Çünkü kasığında hıyarcık adı verilen bir yumru da belirmişti. Yara büyümüş ve açılmıştı. Padişah hareket edemeyecek derecede takatsiz düşmüştü. Doktorlar yaraya zift yakısı vurdular. Ellerinden gelen her çareyi denediler. Ama nafileydi. Bu son günlerinde acılar içinde kıvranan Yavuz Sultan Selim’in mübarek dillerinden şu beyit sadır oldu:

“Bana derman eder sanurdum Ahî

O gelirse hekim imiş o dahî.” (Yavuz Sultan Selim)

 Artık yaşamaktan ümidini kesen Yavuz, Edirne’deki Sadrazam Pîrî Paşayı ve ikinci veziri Mustafa Paşa’yı ve Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa’yı yanına çağırttı. Onların gelişlerinden sonra Divan’ı toplayıp, gerekli olan tayin ve terfileri yaptı. Askerlerin durumundan şüphelenmemesi için de kendini zorlayarak Otağ-ı Hümayûn’un önüne bile çıktı. Sonra Pîrî Paşa ile özel bir konuşma yaptı. Manisa’da bulunan oğlu Süleyman’ın çağırılmasını emretti. O gün Divan’dan çıkan vezirler oldukça üzgün olmalarına rağmen, sevinçli görünmeye çalışarak etrafa gülümsüyorlardı acı acı… Rolleri gereği Padişahı iyileştirdi hesabına doktorlara iltifat edip, hil’atlar giydirdiler. Padişahın hastalığını fırsat bilenlerin karışıklıklar çıkarmasını, talanını, isyanını engellemek istiyorlardı. Sır saklamayı bilmeyen Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşa’yı Edirne’yi muhafaza bahanesiyle gönderdiler. Yavuz Sultan Selim, acılar içinde kıvranıyordu. Acziyeti hiç kabullenemiyordu. Acziyet yoktu onun hayatında. Tek acziyeti İlahî ferman karşısındaydı. Padişahın Edine yolculuğu iptal edilip, İstanbul’a dönüş hazırlığı başladı. Fakat bir süre sonra hazırlıklar durduruldu… Şehzade Süleyman’dan payitahtta ulaştığı haberi bekleniyordu.