Şah İsmâil, Osmanlı yı yeneceğini tahmin ediyordu. Çünkü
Osmanlı askerleri içinde kendisine temayül eden, Alevî askerlerin olduğunu
biliyordu. Bu yüzden bu temayülde olan askerleri belli kişiler vasıtasıyla
kışkırtıyordu. Askerler daha yolda iken Eleşgird ovasından daha ileri
gitmemekte direnmişlerdir. Hatta yeniçerilerin bazısı daha da ileri giderek
padişahın otağına ateş açmışlardır. Bu otağdaki açılan delikleri daha sonra
Sultan Selim, sırdaşı Hasan Can a tek tek göstererek ne kadar sıkıntılı
zamanlar geçirdiğini, O edepsizlerin hareketleri Kızılbaşların bekasına sebep
oldu. Yoksa eğer Azerbaycan da kışlansa bu Kızılbaşlar bertaraf olurdu diyerek,
yeniçerilerin kendisini nasıl üzdüğünü anlatacaktır. Yeniçerilerden bir kısmı
ise harbelerinin ucuna ayakkabılarını asarak yürümek istemedikleri mesajını
vermişlerdir. Harbe; bir cins mızrak olduğu gibi, eski tüfekleri doldurmaya
yarayan demirden bir alete de harbe denmektedir. İşte bu harbelerin ucundaki
ayakkabılar ve isyan eden yeniçeriler. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selim
askerlerine dönerek: Biz kastettiğimiz yere henüz varmadık, düşmanla
karşılaşmadık, dönmek ihtimali yoktur. Şahın maiyeti kendi efendileri yoluna
can verdikleri halde, teessüfle belirtmeliyim ki içimizdeki bazı gayretsizler,
şeriat-ı Ahmediyye ye muhalif hareket eden, bu dinden sapmış insanları yola
getirmek için buralara kadar gelmiş olan bizleri geri çevirmeye ve
gayretlerimizi boşa çıkarmaya çalışıyorlar. Biz kesinlikle yolumuzdan
dönmeyeceğiz. Ulilemre itaat edenlerle kastettiğimiz yere kadar gideceğiz.
Kalbine zaaf düşüp, çoluk çocuğunu, ailesini özleyenler bu tür bahaneleri öne
sürüp, ileri gitmeyiz derler. Onun gibiler kendileri bilirler; geri dönerlerse
din-i Mübin yolundan dönmüş olurlar. Eğer bahane düşmanın gelmediği ise düşman
ileridedir. Eğer er iseniz benimle birlikte gelin. Yok, eğer gelmez iseniz ben
tek başıma da giderim! diyerek şu meşhur Farsça mısraını söyler askerine: Men
ne mî kerdem ez în ezm ke der dârem: Yolumdan gidişimden dönmem, O na gönül
vermişim ben. Sonra, atını ileriye sürer. Yaptıklarından utanan yeniçeriler de
onu takip ederler. Aslında Yavuz
yeniçerileri tahrik eden komutanları biliyordu, ancak onlarla savaştan sonra
hesaplaşmayı uygun buldu.
Onca engellemelere rağmen Çaldıran da Şah İsmâil ve
Kızılbaş ordusu yenilmiş, Şah İsmâil savaş meydanından kaçmıştı. Yavuz da
İstanbul dan onları yok edeceğini söyleyerek yola çıkmıştı ve başarmıştı. Bunu
beytinde şöyle arz eder ulu Padişah:
Leşker ez taht-i Sitambul sûy-i İrân tâhtem (İstanbul
tahtından İran tahtına doğru asker yürüttüm.)
Sürh-serrâ garka-i hûn-i melâmet sâhtem. (Kızılbaşı
melâmet kanına boğdum.)
Yok etti Safevî ordusunu. Yendi Yavuz Şah İsmâil i. Bu
yenilgiden sonra imamlarının ölümsüz olduğuna inanan Şiîler in gözünde
bitmişti. Kendi de bu ölümsüzlüğüne inanıyor olmalı ki şoktaydı yenilgisine. Bu
yüzden içkiye verdi kendini. Daha fazla içti. Ölümü de içkiden oldu Şah
İsmâil in.
Aslında iki savaş dâhisiydi karşılaşanlar. Şah İsmâil
dinç askerlerine güveniyordu. Bir de Osmanlı ordusu içindeki hayranı olan
Kızılbaşlarına. Hafife almaktaydı Osmanlı yı bu yüzden. Doğruydu, yeniçerilerin
içindeki akıncıların çoğu, Şah İsmâil hayranıydı, Şah İsmâil taraftarıydılar.
Osmanlı ordusu uzun yollar katedip geldiği için de yorgundu. Ancak Osmanlı nın
bir üstünlüğü vardı. Savaşlarda kullandığı yeni teknolojik silahlar. Avrupa nın
bile bilmediği ve görmeden inanamadığı topları vardı. Bu toplar o zamanlar bilinen
gibi sabit değildi. İstendiği yere çevriliyordu. Ayrıca üst üste atış yapmayan
ağır tüfekleri olduğuna inanılıyordu Osmanlı nın. Yanılıyorlardı. Çünkü Osmanlı
silahları da geliştirmişti. Daha önceleri elde taşınamayacak kadar ağır olan
tüfekleri geliştirerek elle taşınabilecek hale getirmişler ve bu savaşta da
kullanmışlardır. Daha II. Bayezid döneminde tüfek ve topçu birliği yeniden
teşkilatlandırılmıştı. Teçhizatları geliştirilip yenilenerek. İlmi, teknolojiyi
yakından takip eden padişah, ordusunun içinde casuslar bulunsa bile savaşı yine
kazanırdı. Kazandı da. Savaş kazanıldıktan sonra da yine yeniçeriler padişaha
ayak dirediler, kaçan Şah İsmâil i takip etmemek için. O an Yavuz Sultan
Selim in ağzından şu beyitler dökülüverir acıyla, kahırla:
Cihanın gerçi nûş ettim yedi tasından geçen zehrin
(Gerçi bugüne kadar dünyanın yedi tastan (yedi kat gökten) süzülüp geçen
zehrini içtim.)
Velâkin zehr-i
katilden beter buldum meğer kahrin.
(Amma kahrı en öldürücü zehirlerden daha beter gördüm.) (Yavuz Sultan Selim)
Taçlı Hanım
Son zamanlarda medyamızda bir Taçlı Hanım muhabbetidir
gidiyor. Esir alındı, alınmadı, alındı salıverildi, alındı Cafer Çelebi yle
evlendirildi, alındı Taci Zâde yle evlendirildi gibi rivayetler ağızdan ağıza
dolaşıyor. Şimdi diyeceksiniz ki Taçlı Hanım nasıl esir olur Öyle ya o
sarayda. Ama İranlılarda bir gelenek vardır. Genelde kadınlar eşleriyle beraber
katılırlar savaşlara. Antik devirdeki Amazonlar gibi savaşta hünerlerini
sergileyip, eşlerinin alın yazısına ortak oluyorlardı. Bu yüzden pek çok hanım
bu savaşta esir düşmüştü. Esir düşenlerden biri de Şah İsmâil in güzeller
güzeli gözdesi, hanımı Taçlı Hatun du. Esir düştü Rüstem Paşa ya. Rüstem Paşa
onu başka bir çadırda tutuyordu. Taçlı Hanım cariyesini göndererek paşa ile
görüşmek istedi. Bu istek üzerine çadırına gelen paşaya kendisini bırakması
için yalvardı, ağladı. Padişahının mübarek başı hürmetine beni azat et.
İşittiğimize göre Sultan Selim mert bir insandır. Beni alıp ona götürürsen,
düşmanı olmamla beraber, Şah İsmâil in namusu ile ilgili olan bu hareketten
dolayı belki de üzüntü duyabilir. Ama sen beni serbest bırakırsan padişahın
huzuruna vardığın vakit aciz bir kadını yakalayarak huzurunuza getirmeyi layık
bulmadığım için uğrunuza azad eyledim dersiniz. Beni yakaladığınızı ispat için
de kulağımdaki küpeleri alın ve padişahınıza gösterin. Eminim sizi takdir
edecektir. diye diller döker ve paşa onu salıverir, küpesini alır. Padişah da
bu olayı duyup, Rüstem Paşa yı takdir ederek onu Beylerbeyi yapar.
Tacü t-Tevarih te ise Taçlı Hanım ın savaş esnasında Mesih Paşazâde nin eline
esir düştüğünü ve ona yanındaki mücevherat ve üzerinde lâl-i beğrek (bukrek)
adıyla anılan meşhur çok büyük bir elmasın bulunduğu salkımlı lâl bir çift
küpeyi verdiğini, ağlayıp, dil dökerek onu yumuşattığını ve onun da Taçlı
Hanımı serbest bıraktığını anlatır. Taçlı Hanım buradan Hoy a gitmiştir. Hoy
Meliki de onu Şah İsmâil in yanına yollar. Bir başka rivayet Padişahın yanına getirilen
Taçlı Hanımı padişah serbest bırakarak Hoy a dönmesini sağlamıştır. Bu
rivayetlerden başka bir de yakalanan hanımın Şah İsmâil in öteki hanımı Bağdad
Beyi Hülefa nın kızı Bihrûze olduğu anlatılır. Yani Taçlı Hanım ın İstanbul a
getirilmesi imkânsızdır. Üstelik Sultan Selim, savaş sonrası askerlerine:
Yakalanan kadın ve çocuklara dokunulmamasını, otağının önüne getirilmesini
emreder. Ertesi günü otağın önüne getirilen kadın ve çocuklardan oluşan
esirleri Sultan Selim serbest bırakır. Bu durumda Taçlı Hanım ı elinde tutması
ona yakışır bir hareket değil. Ancak bu olay bizim tarihçileri bile ikiye
ayırmıştır. İster esir alınsın ister alınmasın Taçlı dan geriye bir sürü
rivayet, bir sürü efsaneyle birlikte mücevherat kaldı bu tarihi olayları
ispatlamak için. Lâl-i beğrekten başka, 36 tane emrudî bikr incisi, 24 lü
incilerden oluşan bir çift bilezik ve bir çift halhaldan oluşan toplam 96 iri
inci, bir tane altın kaplı ve altın zincirli zer-nişân şeyim-i meftulle ,
kolun üst tarafına takılan kalın bir bilezik olan bir altın bâzûbend, Firûze
taşlı altın bir yüzük, bir başka lâl taşlı altın yüzükle, 25 adet dikilmemiş
elmas düğmesi olan bir zer-baft kaftan . Bunun yanı sıra daha birçok sayıda mücevherat ve hazine de var Şah
İsmâil den kalan. Şimdi bu mücevheratlar
tarihin sessiz tanıklığını yapmaktadırlar. Bu arada Şah İsmâil in tahtından
niye bahsetmediniz diye bir soru aklınıza takıldıysa açıklayayım: Topkapı
Sarayı nda sergilen Taht-ı Tâvûs adıyla meşhur olan o taht Şah İsmâil e ait
değil. Hindistan a giderek Bâbürlü hazinesine el koyan İran hükümdarı Nâdir
Şah, bu tahtı önce İran a getirir. Sonra bir vesileyle Osmanlı hükümdarı I.
Mahmud a hediye eder. Böylece taht İstanbul a gelir. Ancak yine Yavuz un küpesi
misali bu da tarihimizde yanlış bilinmekte ve o taht ne yazık ki Şah İsmâil e
aitmiş gibi gösterilmektedir.