DAHA fazla Avrupalı olmak adına matemi de rafa
kaldırmaktayız.
Orucun ikinci gününde Vezneciler in kan gölü olmasına
aldırmıyor, güya Batılılar gibi davranıp fazla görüntü paylaşmayıp, dahası
olayı topluma unutturabilme gayretkeşliği ile ajanslar hemen başka haberleri
verdi.
Bak terörist efendi sen kendini parala eylem yap bize vız
gelir edalarına bürünmekte toplumsal refleks.
O da daha fazla hırçınlaşıp Çekmeköy gibi metropolden çok
uzak sakin yerlerde Kur an kurslarına yakın noktalarda, bombalar patlatarak
ilgi çekebilmeyi umuyor.
Daha da gaddarlaşıp ağzı oruçlu hamile, anne adayı kadın
polisleri katlediyor.
Toplum savunmasında görevli kadın polis, bir Ramazan günü
evinde sahurunu yapıp vazifesi başına giderken belki de o sıcak gün oldukça
bitkindi, halsizdi, çarpıntısı had safhada, bebeğinin sancıları ile takatsizdi.
Kalleş saldırıda can vermeden önce evine döndüğünde
yapacağı iftar yemeğini bile tasarlamıştı ama en çok yorgun ayaklarının altına
bir yastık koyarak koltuğuna uzanacağı anın hayalini kurmakta idi.
Takatsiz bedeninin yoldaşı idi o yastık, bazen otobüsle
görev yerine giderken ağrıyan boynuna koyuyor bazen sancılarla kıvrandığı
beline dayıyor ama en çok ayakları altına yerleştiriyordu bir fırsatını
bulduğunda.
Cenazede genç eşinden geriye kalan yastığı elinden bırakmayan
perişan babanın fotoğrafları düşüyor ajanslara.
Adeta eşinin oyuncak pandası gibi yanından ayırmadığı,
sancılı anlarında yastığa tutunarak ayakta kaldığı, sıkıntılı anlarını onunla
paylaştığı, eşinin saçlarının kokusunun sindiği o kıymetli eşyayı bir başka
çocuk; genç baba adayı, cenazede bile elinden bırakmıyor.
Pembe kare yastığın, kara haberler değil de, mutlu bir
masal anlatmasını umarak boş kalan ellerine eşinin o tek yadigârını alıyor.
Geride kalana ve yastığa birkaç saniye bakıp geçiyor
kamu.
Vah vah yazık olmuş diyor demesine de.
Matem yapmayacağız algısı o kadar çok oluşturulmuş ki
başka gündemlere akmak, başka haberlere bakmak, daha eğlenceli, ruha sıkıntı
vermeyen vakalar duymak için toplumsal hafıza acıdan hızla uzaklaşmakta.
Bazen düşünmekteyim şu dijital devrimden önce toplumsal
yürek daha mı merhametliydi diye. Mesela eskiden destancılar vardı.
Ben son destancıya çocukluğumda yetiştim. Hatta bu zat,
ailesi ile mahallemizde yaşardı, adını bilmezdik herkes ona destancı derdi,
bu zat destanlarını mahallede okumazdı, işe gider gibi daha uzak muhitlere
gider oraları dolaşır, başına topladığı kalabalığa bir sokak şarkıcısı gibi
acıklı bir olayın manzum hale getirilmiş hikâyesini okurdu. Bu bir cinayet
olabilirdi, genç karısını kıskançlık nedeni ile öldüren adamın canavarlığının
anlatıldığı, zavallı kadının çektiği acılar, vurucu cümlelerle resmedilirdi. O
trajik hadiseyi dinleyen ahali dağılırken gözyaşlarına boğulur, evine varana
kadar bu matemi sürdürür, akşam çoluk çocuğu ile paylaşır, ev halkı da derin
acılara gark olurdu.
Sadece cinayet değil, depremlerin, sel baskınlarının,
yangınların, savaşların, toplumsal acıların anlatıldığı bu manzum yazıları
dinleyenler hallerine şükrederler, felaketli insanların yasını tutarlardı.
Destancının kârı ne mi olurdu, başına toplanan ahali, bu acıyı duyuran destanın
hakkını verir, ellerini ceplerine atan insanlar kendi kıt bütçelerinden yine de
bir beş ya da on kuruş çıkarıp destancıyı mağdur etmezlerdi. Bugünkü
destancılar diyebileceğimiz haber kanalları artık acıya oturun da ağlayın
demiyor, hemen peşinden eğlencelik haberleri servis ederek kendinizi üzmeyin,
yormayın, matemi boş verin, ağıt, yas geçmişte kaldı, dünya hayatı kısa, yiyin
için eğlenin mesajı ile yeterince yüklü.