Geçen hafta eğitime ve eğitim sisteminin hangi temeller üzerine olması üzerinde durmuştuk. Ülkemizde eğitim adına tartışılan bir diğer konu da din eğitimi meselesidir. ‘Din dersi zorunlu mu olmalı, zorunlu olmamalı mı?’ meselesi bir şekilde her sene gündemimize taşınır bazı çevreler tarafından. Duyan da sanır ülkede dört dörtlük din dersi veriliyor. Ülkemizde din ile ilgili dersin adı bile Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi oysa. Dersin adı dersin verilme amacını ortaya koyuyor: ‘Din’i kültür seviyesine indirgenmek; ‘ahlâk’ı ise bilme. Din kültür değildir, ahlâk da bilgi değildir. İkisi de hayattır, hayattandır. Modern zamanın her alanı parçalama, ayırma ruhuna bir daha tanıklık ettiğimiz bir göstergesi daha. Din dersi çoğu zamanda yeterli öğretmen kadrosu olmadığı için başka branşın öğretmeninin verdiği ya da sınav öncesine denk geldiği için test çözülmek için iyi bir fırsat zamanı olarak muamele görüyor.
Bir de vatandaşlarının çoğunluğu Müslüman olan ülkede “din eğitimi” yaz dönemi Kur’an kurslarına indirgenmiş durumda. Ebeveynler çocuğunu yaz kurslarına en azından kendi vefat ettiğinde bir Fatiha okusun diye gönderiyor. Bu yaz kursları, Elifba cüzü ile birkaç dua ve ayetin ezberlenmesiyle geçiyor. Bir diğer yaz kursu dönemine kadar Elifba cüzü unutulduğu için tekrardan başlanıp devam ediliyor. Yani ülkenin çoğunluğu kendi inandığı kitabı yüzünden okuma seviyesine bile gelemeden ergenliğe eriyor. Kişilerin kendi emekleriyle çocukları için yaptıkları sayesinde ilerleyen bir sistemin içindeyiz.
Yaşadıklarımızın bir fotoğrafını çektiğimizde karşılaştığımız kare din konusunda eğitim verdiren de eğitimi veren de “din”in bir hayat olduğu, bir yaşam şekli olduğu düşüncesi yok. Oysa Müslümanların inancına göre “din” Allah’ın tüm insanlık için tamamlanmış nimetidir. “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim, size nimetimi tamamladım, sizin için din olarak İslâmiyet’i beğendim.” Bu ayete inananlar olarak dinin öğrenilmesi hatta yaşanması noktasında gösterdiğimiz gayret ne düzeydedir?
Din insanın hayata bakışını belirlemiyorsa, hayatını şekillendirmiyorsa, insanın yapıp etmelerinde mihenk taşı değilse, her an dinin sınırlarında ‘konjonktür’e göre, koşullara göre gevşetilmeye gidilebiliniyorsa Allah’a verdiğimiz sözü bir daha hatırlamamız gerekiyor. Atalarımız İslam’ı hayatlarının ‘merkez’ine koymuştur. Böylece az dahi olsa bizim de hâlâ faydalandığımız yaşam şekli ortaya çıkmıştır. Kurdukları evler ve şehirler buna güzel örnektir. Övünerek ve incelik olduğunu düşünerek anlatılan sokak kapısındaki iki tane kapı tokmağının olması; bu kapı tokmağından birinden ince, zarif bir ses diğerinde ise tok ve kalın bir ses çıkarması, kapı çalındığı zaman ev sakinlerinin gelenin erkek mi, kadın mı olduğunu anlaması tarih uzmanlarınca anlatılır (ki büyük ihtimal bir 30 sene öncesi Anadolu’da bu uygulama devam ediyordu). Bu uygulamanın sebebi İslam’daki mahremiyet ilkesi üzerine kurulmuştur. Ev sakinleri ikamet ettiği evin kapısından dahi İslam ölçüsünü dönemin gereklerine göre inşa etmiş. Kaç yüz yıllık müktesebatla haremlik, selamlık, komşunun güneşine ve gölgesine engel olmadan, yaşadığı topografyaya meydan okumadan o yapının devamı gibi inşa edilmiş evler; o evi inşa ederken kul hakkına girmemek gibi ilkeler, inançlar üzerine kurulmuştur. Atalarımızın kurduğu şehirlerde “merkez”de cami, medrese, mezarlık ve çarşı vardı. Peygamber Efendimizin (S.A.V.) Medine’yi inşa ettiği paradigma üzerine atalarımız şehirlerini inşa etmiştir. Yeni şehir kurulacakken önce cami inşası ve camiyi inşa edeceklerin hem maddi hem manevi temizliği için hamamların inşası; cami ile birlikte cami etrafında medrese, aşhaneler gibi sosyal yaşamın ihtiyaçlarına cevap verecek birimleri de yapılmıştır. Bu dünya içine doğan herkes İslam ikliminin içine doğmuş oluyordu. İnsan attığı her adımda bu dünyada neden var olduğunu hatırlıyordu. Müslüman şehirlerinde kalıcı yapı maddeleri ibadethaneler için kullanılıyordu. Evler ve diğer birimler için dünyada geçici olduğunu ifade eden geçiciliği vurgulayan yapı malzemeleri kullanılıyordu.
İnsanın eğitimi bizlerin algıladığı gibi kurumlarda başlamıyor. Doğduğu ev ve çevreden başlayıp ölene kadar devam ediyor. Sonunda eline diploma verilmediği için insan eğitim almadığı manasına gelmiyor. Eğitimde en büyük etki bizim zan edip yatırım yaptığımız gibi okullar değildir. İnsanın eğitiminde en büyük etki ailedir. Son yıllarda çocuğun aile bağlantısı erken kopartılarak ruhi gelişimine çapa atılmaktadır. Bir insan hayata karşı duruşunu okuldaki müfredattan çok babasının hayattaki duruşundan kazanır. Bu sebeple eğitime dair yapacağımız planlarda sadece okulları, kurumları değil, aileyi, çevreyi de ciddiyetle ele almamız gerekmektedir.
Eğer gerçekten gelecek nesillere karşı vazifemizi yerine getirmek amacını, derdini taşıyorsak evlerimizi ve şehirlerimizi İslam’a göre kurmak zorundayız. Eğer çocuklarımıza gerçek dini eğitimi vermek istiyorsak bunu yapmalıyız. Mimar Turgut Cansever mimarinin ahlâk ve din alanına ait bir disiplin olduğunu ömür boyu vurgulayarak mimarlara Allah’ı tanımaları, tevhidi bilmeleri ve İslam’ı öğrenmelerini tavsiye etti.
…
Galiba meselelere öyle bakmakla işi çözemeyeceğiz!