Yaşam, İki Hendek Arasıdır Aslında

Abone Ol

Çok okurdum… Bir güne iki kitap sığdırdığım zamanlar olurdu… Olurdu da, hezeyanlarımı arttırırdı. Zor günlerdi o günler… Duvarlar yükselirdi sağımızda solumuzda.

Güneş cimri, yıldızlar kaçaktı. Geçmişe dönmüş, nice nice hesaplar yapmış, kılınmayan namazları hesap etmiştik… Borcu ödemek için. Bir güne, geçmişin yetmiş günlük eda edilmemiş ibadetlerini sığdırmıştık… Sonra. Sonra, İbn Haldun’larla, Farabi’lerle… Durkhaim’lerle, Max Weber’lerle yüzleşmeler… Konuşmalar.

Hücreye sığan yalnızlıklar, korkular… Anksiyetenin hücre ile ittifakında, içime düşen acılar… Gerilimler. Nasıl anlatmalı bilmiyorum.

Hapishanesiz bir rüya, diye bir çalışmanın içine girmiştim. Etrafa baktığımda, içeride olmaması gereken birçok insanı görmüştüm. Bir yanlışlık var demiştim kendi kendime. Neden dışarıda olması gerekenler içeride diye?

Araştırmaya başlamıştım. Acaba, hapishanesiz bir toplum olabilir mi diye. Her okuduğum kitapta, alakalı-alakasız bu sorunun cevabını aradım…

Eric Hofferi okurken çok güldüm… Bizi anlatıyordu. Sonra, Şholov’un Şukar dedesiyle ahbap olup, tarlanın ortasında kahkahalar savurdum. Ama sorumun cevabını bulamadım.

Bir rüyanın peşindeydim. Hapishanesiz bir toplum yoktu. Asr-ı Saadet’i didikledim, açtım yaprakları… Yüz yüze kınamalar, ayıplamalar… Toplumsal tepkiler... Dışlamalar. Tek başına çare olamıyordu. Bedevilikten havariliğe geçişte, her bir şey değişime uğruyordu.

Daha çapraşık hayatlar, kendi kurumlarını beraberinde getiriyorlardı. Süreli hapislik de bunlardan biriydi.

Sonuçta, hüsrana uğramıştım… Okuduğum her kitap, suratıma hayır, yok öyle bir şey diye çarpıyordu… Ama sorular kafamda bitmek bilmiyordu.

Şehmuz Durgun… İstanbul’dan gelmişti. Akıncılar davasından… O ayrı bir koğuştaydı. Okuduğumuz kitapları, her gün, su mazgalından birbirimizi görmeden, sadece seslerimizi duyumsayarak anlatırdık…

O da çok okuyanlardandı. Ara ara psikiyatrının odasının önünde karşılaşırdık.

Bir gün… Veda ettiğini duyduğumda vuruldum… Aklım çatladı orta yerinden. Yüreğim parçalandı. Güya intihar etmişti. İnanmadım.

Sonra, içime döndüm günlerce. Peyami Safa’nın Bir Tereddüdün Romanı’nı okurken, uzuvlarımı kaybettim… Bağırsaklarımdan kan geliyordu. Ölüyordum…

Sarıp sarmaladılar battaniyeyi bedenimi… Ring arabasına attılar beni. Jandarmaların elinde koca koca silahlar vardı.

Ölümü bekliyordum o an… Ölüm bir hendekten başka bir hendeğe atlamak gibiydi… Daha doğrusu, cılga yoldan akan suyun üstünden atlayıp boşluğa düşmek gibiydi… Hep atlamayı bekledim. Yaşım daha yirmi üçtü…

Bir adım sonrası ahiret yurduydu… Vardım varacağım derken, yaşadığımdan ötürü mutlu olmuştum… Sonra, Çanakkale mahpushanesinin hükümlü koğuşunda, ranzaya kelepçelenmem, iki hendeğin arasında umutlu olmamı yok etmemişti…

İki hendek arası… Hayatın kendisi mi, yaşam mı, sıkıntılar mı, eza mı cefa yolu mu? Hayat çok kısa… Belki de adaletin ta kendisi ölümdür… İnsana eşit davranıyor. Ne güzel.

Ne mutlu, iki hendek arasında insanca, şereflice… Müslümanca yaşayanlara… İnsanlığından, inancından geri durmayanlara. Hayatın her anını, safhasını imtihan bilenlere.

Bir nefes alımlık vakittir hayat aslında… Ötesi… Ötesi, gerçekliğin vahası…

Zulüm, hiçbir medeniyetin tamircisi değil… İnsanlığın da. Ölümü düşünerek yaşamak, insanı merhametli ve adaletli kılar.