Üç gün oldu otuz beş yaşındayım. Her ne kadar son on yıldır
otuz yaşında olsam da resmi kayda göre (18 Aralık) otuz beş… Şöyle diyaloglar
oluyor; yaşınızı öğrenebilir miyim Kaç gösteriyorum Otuz. Yirmi beş
yaşındayken de otuz deniliyordu otuz beş yaşında da. Son yıllarda kaç
yaşındasınız sorusuna, artık; son on yıldır otuz yaşındayım diye cevap
veriyorum.
Yaşlanıyoruz galiba; niye yirmibeş yaşında değilim dediğim
oluyor. Sorulsa, hayatında bugüne kadar ne yaptın Şiir yazdım! Nasıl
bilirsiniz sorusunun cevabını ise topluma (halka) bırakıyorum… Şiir çünkü
toplumun gönül evidir… En azından ben
böyle inanıyorum.
Koskoca otuz beş yıl nasıl geçti Soruya kestirmeden cevap
verecek olursam şöyle: “Rüzgâr gibi geçti!” Sanki seksen beş yaşında, kurduğu
cümleye bakın denilebilir, denilsin. Vade bitse de gitsek dediğim çok olmuştur.
Bu açıdan düşünürsek gerçekten çok yaşadım.
Bir insan otuz beş yıl bu dünyada nasıl var olabiliyor,
doğrusu şaşırıyorum… Kötülüklere batmış bir dünyada otuz beş yaşında olmak bile
fazla değil mi Hayat haritamı (bahçemi mi desem) önüme açtım ve şöyle bir
baktım; iler tutar yanı yok; hep sıkıntı hep keder… Bir şiirimde şöyle bir dize
var: “yanmış bir acıyım ben allah’ın her gününde”. Bir başka şiirdeki dizem de
şöyle; “herkes yaşasın diye ben öldüm”. Böyle…
Zengin-fakir her insan az ya da çok acı çekmiştir. Acılar
yarıştırılamaz. Ama zannediyorum benim yaşımda olup da benim kadar çekeni’ az
bulunur… Hayatta tatmadığım acı ve keder yok gibi; daha üç yaşındayken kızamık
hastalığından öldü diye mezarı dahi kazılmış bir insanım ben; demek ki
yaşanacak acılar varmış diyorum o olayın bana anlatılmasını her hatırladığımda…
İnsanlara karşı kinim ve kibrim olmadı bugüne kadar… Ama
bana karşı kin güden çok var… Bana kibirlenenin haddi hesabı yok... Özellikle
edebiyat dünyasında, neredeyse beni küçümsemeyen kalmadı hiç; ağabey/abla bildiğimde
küçümsedi, kardeşim bildiğim de, dost bildiğim de… Bende ne var da böyle oluyor
diye sorduğumda kendimden aldığım cevap şu; yoksulluk… Otuz beş yaşadım bu
dünyada hiçbir mülküm yok; yani bu dünyaya ait hiçbir kara parçası (toprak)
benim adıma kayıtlı değil. Eski edebiyatçıların konakları olurmuş; günümüz
edebiyatçılarının konağı bırakın üçte ikisinin sıradan bir dairesi bile yok.
Galiba hepimiz Yahya Kemal’iz bu anlamda… Dünyaya kaydımız yok…
Bütün bunlar ve bunlara benzer durumlardan dolayı hiç esef
etmedim, etmem; çünkü ben bütün dünyadan, bütün insanlardan alacaklıyım.
Alacaklı olduğum için kendimi lort gibi hissediyorum. Kimseye borcum yok;
herkes bana borçlu. Evet, kendimi dünyadan alacaklı hissediyorum…
Şimdi tam da Cahit Sıtkı Tarancı’nın Otuz Beş Yaş şiirini
okuma zamanı, okuyalım;
“Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var
Benim mi Allahım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar
Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.
Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız,
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.
Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.
Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar
Nerden çıktı bu cenaze Ölen kim
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar
N’eylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında
Bir namazlık saltanatın olacak.
Taht misali o musalla taşında.”