Yapanın yaptığı yanına kâr kalıyorsa!

Abone Ol

Suyun uyuyup özellikle fitnenin uymadığı bir dönemden geçiyoruz. Ülkemizde ve özellikle müslüman coğrafyasında çok pahalı ve ağır “dersler” yaşanıyor! Acaba bunlardan ne kadar ibret alıyor, ne kadar ders çıkartıyoruz Yoksa bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mı deniyor

Biraz geri çekilip olayların akışını soğukkanlı bir şekilde değerlendirmek istediğimizde, “mümin” ve “müşrik” açısından esas itibariyle hiçbir şeyin değişmediğini, kim nerede duruyorsa aynı yerde gardını aldığını görüyoruz. Münafık münafıklığını, müşrik de müşrikliğini yapıyor.

Çevremizde ve dünyada olup bitenler, her bakımdan “güçlü olma”yı zorunlu kılıyor. Güçlüyseniz size temennada bulunanların hadd-i hesabı olmuyor. Yaptığınız her şey doğru, kazanma hırsınız da meşrû görülüyor.

Özellikle günümüz dünyasında “maddî güç” çok önemli bir “çekim merkezi” haline gelmiştir. Mâlûm olduğu üzere herhangi bir konuda “çekim merkezi” olmak öylesine kolay elde edilebilen bir şey de değildir. Çünkü maddî gücünüzün yanı sıra büyük bir mücadelenin ve siyasî kıvraklığın merkezinde yer almanız gerekiyor ki cazibe merkezi olabilesiniz.

Cazibe yani güç merkezi olduğunuz zaman, “haksız” da olsanız, “haklı” olarak “isabet buyurmuş” oluyorsunuz. Hak, hukuk, adalet, insana saygı gibi fıtrî değerler, ancak bunlara ihtiyacı olan ve bunların büyüsüne kendini kaptıranlar için bir anlam ifade ediyor. Fakat menfaati esas alanlar için bunların hiçbir anlamı da önemi de bulunmuyor.

Batılılaşma süreciyle birlikte “kavramlar”ın büyüsüne kapıldık. “Cumhuriyet” dediler “cumhuriyet” dedik. “Demokrasi” dediler, “demokrasi” dedik. “İnsan hakları” dediler, elbette “insan hakları” dedik. Ne yazık ki bütün bu süreçte “onlar”ın, samimi olduklarını vehmederek “ötekiler” için kullandıkları dili öğrendik sadece!

Ne cumhuriyet, ne demokrasi ne de insan hakları konusunda dürüst olabildiler! Bir yerde “egemen güç” olarak kendileri yoksa orada ne cumhuriyet, ne demokrasi ne de insan hakları olabilirdi. Bu kavramlar onların egemen güç olması içindir.

Bütün bu olup bitenlerden sonra hâlâ yalanlara kanmak, hatta bizzat yaşadıkları insanlık dışı hareketleri okuyamamak; bir delikten bir defa değil binlerce defa ısırılmak hangi akıl, hangi vicdanla örtüşebilir ki İnsan bu kadar mı saf, bu kadar mı aklını, fikrini kullanamaz hale gelir

Mısır’da asker darbe yapıyor, “egemen güçler”in dilleri tutulmuşçasına yapılan darbeye “darbe” dahi diyemiyorlar! “Asker”, “cumhuriyet”in temel dayanağı olan “cumhur”un seçtiği birini, silâh zoruyla alaşağı ediyor, Batı medeniyeti adına sen bu fiilî durum karşısında, o kişinin seçildiği “seçim” yerine, darbeyi daha meşru bir yaklaşım olarak görebiliyorsun! Akıl, mantık, vicdan bunun neresinde

Onların cumhuriyetinin de, demokrasisinin de, insan haklarının da adı “zulüm”dür. Kurdukları sistemin adı “zulüm imparatorluğu”dur. Biz, onların “medeniyet” diye sundukları şeyin aslında “zulüm” olduğunu bugüne kadar görmek istemedik, çünkü zulmün cazibesine kendimizi öylesine kaptırmışız ki aklımız başımızdan gitmiş!

Birbirimizi “görmez, göremez” olmuşuz ya da birbirimizi sadece zulmetmek için görür hale gelmişiz! Müslümanlar kendi içlerinde, kendi “medeniyetler”ini kuramadıkları için, toplumsal anlamda “müslüman medeniyeti” görünür hale gelemiyor.

Kendimizde, içimizde bir cevher olacak ki, olan bir şey görünür hale gelebilsin! Olmayan bir şeyin görünür hale gelmesi nerede görülmüş ki Birey / müslüman, güçlü olmak için mücadele edecek, edecek ki başkasına muhtaç olmadan dimdik ayakta durabilsin! “Kendi kendine ayakta duramayan insanlar”ın bir araya gelmesi ancak “ağlaşmak” içindir.

“Ağlama”yı tek çare olarak görmek en zayıf “varoluş” sebebidir. Ciddi anlamda var olabilmek için maddî ve mânevî anlamda “güçlü olmak” şarttır. Sonra ağlayacaksan yine ağla! Ama önce “haysiyet”inle ayakta durmasını bil! O zaman zaaftan değil, sorumluluktan ağlarsın!

“Taksim Gezi Parkı kalkışması”nda “kamu malı”nı ciddi anlamda zarar verildi. Bunların, halktan alınan vergilerle telâfi edilmesi, vergi veren, hukuka saygılı vatandaşları cezalandırmaktır. Çünkü kamu ve kamu malı “devlet”in güvencesindedir.

Yaptığı yapanın yanına kâr kalıyorsa “devlet” olarak, “hükümet” olarak güçlü değilsiniz demektir. Güçlü olsanız yapmaya cesaret edemezler, cesaret etseler dahi yanlarına kâr kalmayacağını bilirler. Çünkü hukukun olduğu yerde “sorumluluk” ve “yükümlülük” vardır.

Batı, bu zamana kadar her olaya menfaat ve İslâm karşıtlığı penceresinden baktı ve bakıyor. Dolayısıyla ortaya insanca ve istikrarlı gelişmeler çıkmıyor. İslâm dünyası “emin” bir liman olması lâzım ki ortaya örnek diye sunulabilecek bir numune çıksın! Oysa İslâm dünyası fokur fokur kaynıyor! Olup bitenlerden ibret alarak en kısa zamanda zulme “dur” demek şarttır.