Bankaların, finansal sistemin, küresel kapitalizmin istediği nedir? Kimse parasını, finansal varlıklarını “sistem” dışında tutmasın. Tutacaksa da bankada, yani sistemin içinde tutsun. Liberal ekonominin varsayımlarından birisidir bu “There is no hoarding” (Yastıkaltı yok) yaklaşımı.
Tasarrufu varsa bankada dursun, yoksa da en ufak bir ihtiyacında kaynak temini (yani kredi) için bankaya koşsun. Yani bayramda harçlık dağıtmak, kurban kesmek, bayramlık alabilmek, tatile gidebilmek için bile bankadan kredi talep etsin.
Son onbeş yılda gördüğümüz göreli zenginleşme tam da bunla bağlantılıdır. Vatandaş önceden az da olsa tasarruf ediyordu ve o tasarrufu ölçüsünde, biraz da borçlanarak harcıyordu. Son dönemde ise gelirin katbekat fazlasını harcama imkanına erişti. Önceden “biraz borçlanırken”, şimdi harcamasının önemli kısmını (bazen de tamamını) borç paradan yapmaya başladı.
Borçlanma imkanları, kredi ve kredi kartı gibi enstrümanlarla artış gösterdi. “Herkesin cep telefonu var”, “Yollar araba dolu”, “AVM’ler insan kaynıyor”un gerekçesi, insanların reel gelirindeki artıştan ziyade mikro bazda da makro bazda “borçlanmalardaki artıştır”. Mikro bazda bireyler, bankalara borçlu iken; makro bazda da bankalar kredi temin etmek için, özel sektör de kaynağa erişebilmek için yurtdışına borçludur. “Türkiye’nin borcu yok” diye ortaya atılan popülist ve içi boş sözler, mevcut borç gerçeğinin üzerini örtemez Sadece gerçeklerden kaçmamıza ve kendimizi kandırmamıza yarar.
Nasıl ki, birkaç sene önce Yunanistan iflas bayrağını çektiğinde “üretmeden tükettiler” diye çıkarımlar yapıyorsak, bu “ürettiğinden fazlasını tüketme” halinin bizim için de geçerli olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Bu gerçeği görelim ki, içinde bulunduğumuz durumun hangi ekonomik saiklerle ortaya çıktığını neden-sonuç ilişkisi içinde değerlendirmeden, ezbere şekilde “dış güçler” laflarına sarılmayalım.
Borçlanma imkanlarının ve dahi borcun artması bir büyüme üretti, ancak bunun sıhhatli ve sürdürülebilir olduğunun şüpheli olduğu bugün görülüyor. İnsanlar daha fazla harcama imkanına erişti, ancak karşılığında gelirini bankalara transfer eder ve korkunç faizler öder oldu. Aynı şey, Türk ekonomisinin bütünü için de geçerlidir. Bütçedeki faiz kaleminin her sene 50-55 milyar lira civarında olduğunu ve sadece 1 yıllık faiz parasıyla bile takdim edilen “çılgın projelerden” birkaç tane yapılabileceğini hatırlayalım.
Türk ekonomisi bugün yine yapısal sorunları konuşuyor. Bütçe açığı bunlardan birisi mesela. Bütçede 80 milyar lira civarında açık “hedefleniyor”. Bu çok vahim bir tablodur. Tabir-i caizse “el parasıyla” çarkların bir yerden sonra dönmeyeceği çok önceden belliydi. ABD’nin faiz artırma kararının ardından Türkiye ve diğer gelişmekte olan ekonomilerin küresel sıcak sermayeyi eskisi gibi çekemeyeceği de belliyken, buna bir tedbir almamak bir büyük yanlıştır.
Bir diğer yanlış da “yüksek enflasyon pahasına büyüme” politikasıdır. Özel tüketime, yani vatandaşın harcamasına indirgenen bir ekonomik büyümenin orta ve uzun vadede faydadan çok zarar sağlayacağını idrak edebildik mi acaba? Mevcut manzara, cevabın “hayır” olduğuna işaret ediyor.
Bir de kaynakların yanlış kullanımı var ki, tablonun ağırlaşmasının önemli etkenlerindendir. Borçlanma ile elde edilen kaynaklar, üretken şekilde değil de popülist bir anlayışla harcandığı için, altyapı ve inşaata aktarıldığı için manzara ağırlaşmıştır.
Ancak gelinin noktada hala “enflasyonun sebebi faizdir” gibi yanlış bir önermeden öteye geçilemediği görülüyor ki, varsayımı yanlış olan modelin de yanlış olması ve doğru bir sonuç vermemesi de kaçınılmazdır.
Ortadaki sorunu doğru tanımlamayı geçtik, bir sorun olduğunu reddederek ise sadece mevcut meseleler daha da büyüyecektir önümüzdeki süreçte.