Ölümün sade/yalın ve gerçekliği karşısında, hayat, muammalı, karmaşık, bir bakıma belirsiz ve adeta gölge gibidir, dense yeridir. Hayatın yaşanılan bir anına bile tam bir güven ile tutunmaktan emin değiliz. İçe çekilen soluğu veremeyebileceğimiz gibi, ihtiyacımız olanı da alamayabiliriz. Bir anlık diyoruz, ama an bile bir süreyi, bir mesafeyi ifade eder. Alıp vermede, gerçekte an sözkonusu olabilir mi Dahası an olarak kavrayış alanına dahil ettiğimiz olgu aslında olup bitenin zihnimizin ötesinde, aklımızın asla ulaşamayacağı bir dünyada cereyan etmesi olmalıdır.
Hayatı duymaya, anlamaya, anlamlandırmaya yeteneğimiz ve gücümüz, belki de sadece bize görünen yüzüyle, yeterli sayılabilir. Sayılabilir, derken, bir ihtimal durumundan çok bir zorunluluk halini işaret ediyorum. Gerçekten hayatı duyduğumuzu, anladığımızı, anlamlandırdığımızı varsaymak, farzetmek, öyle bir kabulle kendimizi ikna etmek zorundayız. Ama bunu bir zorunluluk biçiminde algılamış olmamızı yumuşatma gereği duyarak bir tür razı olmuşluğumuzu adeta bir paye olarak kendimize ayırıyoruz. Aslında hayatı duyumsadığımız, anladığımız, anlamlandırdığımız yolla kanaatımız pek öyle açık seçik gözükmüyor.
Belki de bu mahiyet ve niteliği dolayısıyla hayat muammalı, karmaşık, belirsiz ve adeta gölge gibi devinir halde ancak sezinlenebilir mesafede seyrediyor. Fakat zihnimize, aklımıza, duyarlığımıza yansıyan olarak çıkarttığımız izlenim onu bize bir gerçeklik algısıyla döndürüyor gibidir. Platon idealar dünyası-gölgeler dünyası, Kant duyulur dünya (phenomenon)- aşkın dünya (noumenon) ayrımını yapma durumuna bu itkiyle mi varmışlardı Pek de dışarda tutulmaması gereken bir itki sayılabilir bu.
Aynı bağlam ve anlamda, ama bir metafor olarak Gazali ve Descartes in simgesel örneklerini de hatırlayabiliriz. Diyorlardı ki, mealen, hayat olarak kavranılır düzeye çektiğimiz hal, aslında bir uyku halimizdir. Öyle ya gördüğümüz rüyada yaşadığımız olanca olaylara rağmen, hiç katılmadan, ama katılmışlığımızı yaşadığımız bir hareketsizlik içinde dururuz. Sırtüstü yatmış olabiliriz, sağ tarafımız üzere bulunabiliriz. Üstelik rüyanın dizginsiz bir an üzerinde cereyan etmesinin bilinçsiz bir gözlemcisi ancak, olabilmemize karşılık, yattığımız anın asla bilinci ya da bilinçsizliği algısına erişmeyiz. İşte Gazali, daha sonra da Descartes bu durumdan ayıkmamız olmasın ölüm!
Ne varki, sade/yalın ve gerçek oluşuyla ölümü duymamız, anlamamız, kavramamız zorun da ötesinde zor bir nitelikte kendini konumlandırıyor. Çünkü zihnimiz, aklımız sade/yalın ve gerçek olanı kavrama hususunda pek öyle donanımlı, pek öyle yetenekli ve güçlü görünmüyor. "her canlı ölümü tadıcıdır" sade/yalın ve gerçek olan bildirimi ancak duyumsadığımızı, anladığımızı farzederek tavır alabiliyoruz. Neşatî nin "Gittin ammâ ki kodun hasret ile cânı bile" mısraındaki "giden" ile "cân"ın ilişki ve ayrımı her türlü açıklamayı yıkacak düzeyde beliriyor.
Ama insan olarak "bizcileyin" anlatımı Cahit Sıtkı bütün sadeliği içinde kavranılamayacak olanı sezdirir gibi sesleniyor:
"Gitti gelmez bahar yeli;
Şarkılar yarıda kaldı.
Bütün bahçeler kilitli;
Anahtar Tanrı da kaldı
"Geldi çattı en son ölmek.
Ne bir yemiş, ne bir çiçek;
Yanıyor güneşte petek;
Bütün bal arıda kaldı."
TEŞEKKÜR: Sıkıntılı günlerimde dostluklarını ve desteklerini esirgemeyen tanıdık-tanımadık tüm kardeşlerim yanımda sevgili A.Haydar a, İbrahim Tenekeci ye, Necdet Kutsal a, İbrahim Balcı ya, EvrenKaradayı ya, Şaban Kurt a, Osman Sarı ya, Osman Kılıç a, Cemil Çiftçi ye, Yasin Doğru ya, İhsan Deniz e, Alim Yıldız a, Ömer Erinç e, Mehmet-Haydar İncimez e, Coşkun Canlı ya, Av. Bekir Kırmacı ya, Ecz. Ali İhsan Şereoğlu na, Prof. Dr. Ali Köse ye, Prof. Dr. Ali Durusoy a, Prof. Dr. Mazlum Uyar a, Prof. Dr. İlhanKutluer e, Prof. Dr. Ramazan Kaplan a, Prof. Dr. Tahir Gören e, Prof. Dr. Bekir Karlığa ya, Prof. Dr. Mahmut Kaya ya, Y. Prof. Dr. Harun Anay a, Y.Doç. Dr. Ekrem Demirli ye, Derviş Pakdil e, Metin Yener e, Av. Mehmet Ali Bulut a ve isimlerini buraya kaydedemediğim dost ve öğrencilerime teşekkür eder, sağlık ve afiyet dilerim.