Yalnız süreci çok iyi yönettiler

Abone Ol

Bütün dert yönetmek olunca doğal olarak bundan süreç de nasiplenir. Onun payına düşen de insanlar gibi yönetilmektir. Oysa ortada bir sürecin varlığına, süreç olarak tanımlanmasına, düzenlenmesine yahut idare edilmesine dair hiçbir emare bulunmaz. Süreç; olguların ya da olayların belli bir taslağa uygun ve belli bir sonuca varacak biçimde düzenlenmesi ve art arda sıralanmasıdır. Yine süreç, bir şeyin yapılış, üretiliş biçimini oluşturan sürekli işlemler, eylemler dizisi yahut felsefi bağlamda belli bir sonuca ulaşan düşünce akışı diye tanımlanmışsa içinde yaşamak zorunda bırakıldığımız şartlara böyle bir tanım koymak ne denli mümkün olabilir? Ama gerçekten üstüne düşünülmesi ve insanlarca tanımlanması gereken içine itildikleri şartlardır. O şartlar ki elinden hiçbir şey gelmeyen insanları, bilakis ellerinde olana el koyulduğu; dayatmaların, azarlamaların, baskıların hayat adına tat tuz bırakmadığı bir ortama sürükler. Böylece insanlar, ‘her şeyin başı sağlık’ gibi hava durumu sorgulama kıvamında gereksiz klişelerle, tutarsız tutamaklarla hayata tutunduğunu zanneder. Herhalde süreç yönetimine dair gereksiz saptama da o zümredendir.

Bir yandan yönetmek derdiyle yanıp tutuşanlar, mütemadiyen yeni direktifler, emirler, kararnameler, denetimler ve en vazgeçilmez yaptırımları olan cezalar üretmekten geri durmaz. Ceza, insanların sokağa çıkmasına, rahatça nefes alıp vermesine, birbirine dokunmasına dairdir. Bunun tuhaflığı sorgulanmaz, akla getirilmezken sadece medya marifetiyle topluma yerleştirilmiş panik habire körüklenir. Geçmişin sorgusu zaten mümkün değildir ve bir yıl kadar evvel ansızın insanların burnuna doğru ittirilen olağanüstü şatlar yaşanıp geçilmiştir. Alışılmışın üstüne yenileri bina edilir ve ne yazık ki halk tarafından çaresiz boyun eğilir. Mülkle, hakla, hakkaniyetle değil; insanlara dayatılan din soslu kanaatlerle… Cuma’yı evde kılmanın fazileti üstüne ciltlerce kitap yazmak ve asla okumaya yanaşmayan insanların o kitapları edinmeleri gerekmez. Sadece emir mahiyetinde dikte ettiklerini niteliksel zafiyetten malül insanlara uygulatırlar. Uygulanıp uygulanmadığını da tıpkı sokaklarda yaptıkları gibi icabında camilere dahi kolluk kuvveti göndermek suretiyle denetletirler. Namazın şartlarına yeni şartlar getirilir artık bu mekânlarda. Çünkü insanlardan yardım (az çok demeyelim boş geçmeyelim sloganıyla mabet kapılarında kesilen haraca genel olarak tüm dünyada yardım adı verilir) toplayıp yaptırılan mekânlar, babalarının malı olmuştur, çok kurcalanırsa fona devredilir. Örtünmek, arınmak, abdest almak, kıbleye dönmek, vakit, niyet gibi şartlara; maske takmak, seccade, sosyal mesafe gibi şartlar eklenmiştir. Kendinde kural koyma yetkisi bulanların koydukları yasalara uymak; sağlık, sıhhat korumak yahut ölümden korkmak dolayısıyla değil, kanunlar, kararnameler, uymayana uygulanacak cezalar, maddi-manevi yaptırımlar dolayısıyladır. Saçma sapan insanların şerrinden korkmak, Allah korkusunu çoktan aşmıştır. Boyun eğmeyi, sabretmeyi öğütlerler sonra hiç çekinmeden. Dayatılan her unsura tepkisizlik insanı yer bitirir. Akledebilenleri bitiren ise insanlarda adam akıllı kişiselleşen kanaatlerdir.

Sonra, ‘yalnız süreci çok iyi yönettiler’ türünden acayip bir avuntu peyda olur. O avuntu ki her yeni eğitim bakanının kendinden öncekilere hiç benzememesi, eğitimi şaha kaldıracak yegâne kişi olduğu sanrısı gibidir. Sıfırlayıp yeni eğitim öğretim programı düzenlenir, kısa süre sonra onun da çuvalladığı görülür, ama asla ibret alınmaz. Bu kez insanların karşısına bir nevi yeni reklâm yüzü olarak bir başka bakan ama asla görmeyen dikilir. Hayreti mucip şekilde maden kazalarından, doğal afetlerden, büyük yıkımlardan sonra açıklama yapan bu tür varlıklar hep aynı tipolojidendir. Adeta westernlerden fırlayıp gelmiş donuk suratlı, çatık kaşlı, sadece vakaların bilânçosunu, sayım cetvelini açıklayan cenaze levazımatçıları gibidirler. Bu türün nerede yetiştiği, nasıl yetiştiği, habitatının neresi olduğu asla bilinmez. Ama bilinen bir şey vardır; bunlar, verdikleri emirlerle, dayattıkları direktiflerle, yasaklarla, ‘kısıtlamalarla’ beslenir.

Ayrıcalıklı kişiler ve zamanla oluşturup tüm toplumlara kanıksattıkları ayrıcalıklı sınıflar bir araya gelip tepinirken, genel olarak insanların sokağa çıkması, cenazesini kaldırması, taziyesini yapması, evladını evlendirmesi, işini görmesi, hatta doğrudan nefes alıp vermesi yasaktır. Bu kesif tahakküme kayıtsız şartsız boyun eğmeyi sürdürdükçe, zulmün bu ender çeşidine ses etmedikçe maruz kalınan eziyet şiddetlenecektir. Nihayet yaşamaktan dahi alıkonan insanlar, ‘ama hayat sürecimiz çok iyi yönetildi’ diye avunabilir.