Yalancı dil dersleri 2

Abone Ol

Geçen hafta yakın tarihimizin cihan harbi sonrası devresinde işgal altında tutulan İstanbul hükumetiinden sonra sözü, Büyük Millet Meclisinin açılışıyla sonuçlanan Ankara merkezli yeni yapılanmaya getirmiştik.

Hatırlayalım; Meclisin kuruluş öyküsünün ilk devresini, işgal altındaki memleketin esaret ve baskı altında tutulan sultan-halifeyi kurtarmak üzere bir vekalet üstlenmiş görünümü, ikinci devresini ise Mustafa Kemal ve hakim grubun (daha sonra bu yeni gelişmelere kuşkuyla yaklaşan muhalefeti doğuracak) karar ve uygulamalarının etkinlik alanını genişletme tarihi olarak ifade etmiştik.

Kuşkusuz oldukça çekişmeli, tartışmalı geçen meclis oturumları yaşanan bu devrede, önce İstiklal grubu diye anılan, ancak 1921de Mustafa Kemal öncülüğünde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk grubu olarak beliren -sayıları 260ı aşacak-birinci grup vekiller, 9 Eylül 1923te Halk Fırkasına dönüşeceklerdir.

İkinci grup diye anılanlar ise bu merkez tarafından dışarıda bırakılan muhaliflerden oluşur ki resmi söylemde sıklıkla gerici, dinci, muhafazakar vb. sıfatlarla anılacaktır. O günlerde ayrımız gayrımız mı var denilse de fiilen bu farklı oluşumlar ortaya çıkmıştı.

Yine resmi tarih sözcülerinin ifadeleriyle, laik ve radikal nitelikleriyle temayüz eden birinci gruba, ilerleyen devrelerdeki inkılapları gerçekleştirme mücadelesinde bu ikinci grup hayli sıkıntı çektirmiştir.

Hüseyin Avni Bey, Kara Vasıf, Çolak Selahattin, Ali Şükrü vd. gibi muhaliflerin itiraz ve tenkidleri genellikle, bu yeni yapıda hem meclis, hem hükumet başkanı ve aynı zamanda başkumandan olan Mustafa Kemalin artan yetki ve otoritesi ile ilgilidir.

Sonraları Mustafa Kemal bu eleştirilere dair "...tüm esbab, şahsi idi... pek azı da benim şahsıma karşı gayr-ı memnundu..." diyerek ifade edecektir.

Yine Nutukta hilafetin ilgası, Cumhuriyetin ilanı, medrese ve tekkelerin lağvı, şapka giydirilmesi vb. icraatlarından bahisle, "...(bunları) vaktinden evvel programa sokarak bir takım cahil ve mürtecilerin milleti zehirlemesini uygun bulmadım..."diyecektir.

Hüseyin Avni Beyin 24 Nisan 1920 tarihli Meclis konuşmasında Meclisle elde edilen mevcut kazanımın bir seçkinler grubunun icraatı gibi algılanmasına imkan verilmemesi yönündeki ikazı "milli istiklal bizim değil milletindir" ifadesinde dile gelir.

Nihayet yeni devletin anayasası için tartışmalar başladı.

"Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyle Türk ıtlak olunur" (88.madde) dendi.

Türk dili ve Türk kültürü gibi unsurların ayırt edici olması gerektiğini ileri süren vekillerin teklifi kabul görmez. Vatandaşlık konusundaki tartışmalar öne çıkar (Demek yeni değilmiş bu tartışmalar aziz okuyucu).

İslamı "devletin dini" yapan anayasa işte 24 Nisan 1924 tarihli bu anayasadır.

Ya sonra ne oldu

Mustafa Kemalin 7 Şubat 1923te Balıkesir Paşa Cami-i şerifinde verdiği hutbedeki cümlelerinden istifade edelim:

"Camiler taat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek, yani meşveret için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihni başlı başına faaliyette bulunmak elzemdir..."

Yine aynı hutbede Hz. Peygamber (SAV)in ve dört halifenin hutbelerinin o günün meselelerine- askeri, idari, mali, siyasi, ictimai-açıkça temas ettiğinden bahsettikten sonra giderek bu işlerin esasından saptığını anlatmak için "...ancak millete ait olan işleri milletten gizli ettiler.."demiştir.

Hutbede yer alan bu hakikatli ve veciz ifadelerden sonra yeni devlet döneminde hutbelere ne oldu, millete ait işler millete aşikar oldu mu, haftaya konuşmaya devam edelim.