Üzerinde yaşadığımız topraklar, büyük kavgalara tanıklık etmiş yüzyıllar boyu. Zorlu mücadeleler ve acımasız savaşlar görmüş.
Kurulan devletler, bazen kendi evlatlarının kanını dökmüş bazen de devleti kuranların kanını kendine helal görmüş. Ancak yakın tarihimizde, insan onurunu ve namusunu ayaklar altına alan cinayet vakaları içinde iki tanesi var ki; utancımızı ve yüzümüzün karalığını sürekli bizlere hatırlatıyor. Topluma hizmet etmekten başka hiçbir şey yapmayan, işgal yıllarda canlarını dişlerine katarak, vatanın kurtarılmasına hizmet eden bu iki aziz kahramanın hikâyesi, Türk milletinin çocuklarını gelecek yıllarda da hüzün ve acıya sürükleyecektir.
Bu iki büyük kahramandan, İskilipli Atıf Efendi şehadet yıldönümlerinde hatırlanıyor ancak diğer kahraman, Ali Şükrü Bey‘i bir iki entelektüel makalenin dışında hatırlayanımız hiç yok. Milleti, milletin kendisi yönetsin diye çırpınan ve İsmet İnönü zihniyetine ısrarla karşı çıkan Ali Şükrü Bey, ne yazık ki şehadet gecelerimizde bile hatırlanmıyor.
Millet olarak utanmamıza sebep olan acı hadise şu; Yazdığı kitabın parasını almayıp, milli mücadeleye bağışlayacak kadar vatan sevgisiyle dolu olan İskilipli Atıf Efendi, Milli Mücadelenin hiçbir safhasında gözükmeyip, düşman kovulduktan sonra ortaya çıkan sahtekârların kararıyla idam sehpasına yürüyor.
Dalkavukların ortalığı sardığı, kraldan çok kralcı olanların meclis dahil her yere sızdığı bir ortamda, millet yönetme görevinin yalnızca milletin kendisinde olması gerektiğini haykıran, sesi gür yiğit Ali Şükrü Bey, dalkavukluğu kendine şiar edinmiş sefiller tarafından boğduruluyor. Geçmişten ibret alınabilmesi için, bu iki aziz şehidin, tekrar bu millete hatırlatılması gerektiğine bir vazife olarak inanıyoruz.
Ali Şükrü Bey (1884 - 1923)
"Ahlak ve maneviyatını yitiren bir toplum yok olmaya mahkûmdur"
Bahriyede yüzbaşı rütbesindeyken askerlikten istifa ederek siyasete atılmış, İttihat ve Terakki‘ye muhalif bir çizgi izlemişti. Son Osmanlı Mebusan Meclisi üyelerinden olan Ali Şükrü Bey, Misak-ı Milli kararlarının alınmasında da önemli rol üstlenmişti. İngilizlerin, İstanbul‘u işgali sonrası, Ankara‘ya geçip, mücadeleye başladı. Daha sonra Birinci Mecliste Trabzon milletvekili olarak görev yaptı.
Daha sonra birinci meclisin, ‘ikinci grubu‘ denilen, muhalefet grubunun doğal lideri haline gelen Ali Şükrü Bey, ‘Namuslu adam‘ nasıl olur, sorusunun cevabını herkese göstermiştir.
Kim olursa olsun sözünü sakınmamasıyla tanınırdı. Ahlak ve maneviyata önem veren kişiliği sebebiyle, kısa zamanda belli grupların düşmanı ilan edildi. Sözleri ve açıklamalarından ötürü Mustafa Kemal‘e karşı olanların, çevresinde toplandığı kişi olmuştu.
Ali Şükrü Bey, zamanının çok iyi yetişmiş bir entelektüeli idi. Çok iyi derecede İngilizce bilir ve dış dünyayı çok iyi takip edip olayları iyi okurdu. Tahakkümün, baskıcılığın ve tek adamlığın karşısında, Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaş ile birlikte, meclisin en gür sedası idi.
Mustafa Kemal‘in ‘Hâkimiyet-i Milliye‘ gazetesinde karşı, ‘Tan Gazetesi‘ni çıkardı ve özellikle, Lozan görüşmelerini dış basından takip edip, TBMM‘ye verilen resmi bilgilerin, dış basınla çeliştiğini gündeme taşıdı. Ayrıca hükümetin örtmeye çalıştığı tüm işleri, tartışmaya açması ile hükümet güçleri tarafından istenmeyen adam ilan edilmişti.
İsmet İnönü‘nün, hariciyeci olmaması sebebiyle, Lozan‘da yaptığı acemiliklerini meclis kürsüsünden dillendirip, bütün yanlışlıkları haykırıyordu. Zaman zaman mecliste sert tartışmalara sebep olan Ali Şükrü Bey, bir keresinde Mustafa Kemal‘le karşılıklı silah çekme noktasına gelmişti. Meclis başkanının, meclisin çanını, aralarına atmaları ile kavgaları önlenmişti.
‘Men-i Müskirat‘ diye bilinen, içkinin yasaklanmasına dair kanun teklifini TBMM‘ye veren Ali Şükrü Bey, toplumda önce ahlak ve maneviyatın tesis edilmesi gerektiğini savunan bir zihniyete sahipti. Meclisteki yoğun konuşmaları sayesinde, TBMM‘nin ‘içki yasağı‘ kanununu çıkarmasını sağladı.
Mecliste sürekli söz alması, milleti kandırmaya çalışanların yalancılığını yüzlerine vurmasıyla güç odaklarını rahatsız eden Ali Şükrü Bey, en son Hint Müslümanlarından gelen paranın akıbetini sorgulamasıyla mecliste tartışmaları hareketlendirdi. Hükümet yanlısı Topal Osman tarafından 1923 yılında bir gece yarısı boğularak şehit edilmiştir.
İskilipli Atıf Hoca (1875 - 1926)
"Zalim ve katillerle elbette mahşer günü hesaplaşacağız"
Medrese tahsilini İstanbul‘da tamamlamış ve İlahiyat fakültesinden mezun olduktan sonra Fatih Camii‘nde kürsüye çıkmıştır. 31 Mart vakası cereyan ettiğinde, tutuklanıp ve sürgüne gönderildi. Ancak daha sonra bir yanlışlık yapıldığı söylenerek, serbest bırakıldı. Yunanlılar, İzmir‘i işgal edince, ilk tepkiyi kurduğu dernek vasıtasıyla İskilipli Atıf Efendi yapmıştı.
Yaptığı çalışmalar ve eserleri vasıtasıyla ünü Osmanlı topraklarının her tarafına yayılır. Birbirinden önemli eserlere imza atan İskilipli Atıf Efendi, kitaplarını toplumsal yaralara çözüm üretmek adına neşretmişti. Bu anlamda, geliri donanma cemiyetine bağışlanmak üzere yazdığı, "İslam‘da deniz ve kara kuvvetlerinin önemi" adlı kitabı oldukça büyük yankı uyandırmıştı.
Çevresindekilerin de teşvikiyle, batı taklitçiliği üzerine yeni bir eser neşreden İskilipli Atıf Efendi, bu yeni eserinin adını; "Frenk mukallitliği ve şapka" koymuştu. Diğer kitapları gibi, bu kitabını da Maarif Vekâleti‘ne izin alınması için göndermişti, kitap vekâletten değil izin, takdir bile almıştı. İskilipli Atıf Efendi, bu kitapçığında, batıla benzemenin hükmünü, çoğunlukla Sünen ve Ebu Davud‘dan aldığı hadislerle açıklamış ve İslam‘ın bu konudaki kanaatini bildirmişti.
Ancak ‘Frenk mukallitliği ve şapka‘, neşredilmesinden iki yıla yakın bir zaman sonra çıkan ‘Şapka Kanunu‘na muhalefet nedeniyle yasaklanır ve müellifi gözaltına alınır. Dünya hukuk tarihinde acı bir komedi olan bu hadise, kanundan önce yapılan fiilleri de kapsamasıyla utanç vericidir. Toplumda büyük hürmet gören İskilipli Atıf Efendi‘nin tutuklanması aslında hukuki değil, topluma gözdağı vermek içindir.
İskilipli Atıf Efendi, kanun çıkmadan yazdığı bir eser nedeniyle sonunda, Ankara‘ya götürülür ve o dönemin kanlı kuyusu İstiklal Mahkemesine çıkartılır. Savcı, Atıf Efendi‘nin üç yıl hapsini ister ancak Atıf Efendi, savunmasını yapmaktan son anda vazgeçer. Meşhur Kel Ali‘lerin yönettiği sözde mahkemeden sonra, Atıf Efendi‘nin idam edilmesine karar verilir.