Ya Numarasıyla, Yahut Yalanmasıyla Ayakkabıları Hep Akıllarındaydı

Abone Ol

Her sokağında bir mescit, her caddesinde bir cami olan Eminönü’nü; kapılarıyla paralara poz veren üniversitelerin şehri Eminönü’nü; labirentlerin matbuat adresi Eminönü’nü; kitap, kalem, kâğıt ve mürekkep kokularının kaynağı Eminönü’nü; sergi, seminer ve konferansların yankı bulduğu Eminönü’nü; kahvehaneleri sivil akademi tescilli Eminönü’nü; yürüyüşlerin güzergahı, mitinglerin kutsal meydanı Eminönü’nü; Hattı hümayunlu parkların Eminönü'nü; İmparatorluk sarayının tapusu Eminönü’nü ve Türk kültürünün merkezi Eminönü’nü, yasaklardan muaf turist oteli ve meyhanelerine mekan yapan imhacı ve yok edici güç sahiplerine uzak durdum son on artı on yılımda.

Bir meydanı, Eminönü’nün Beyazıt Meydanı bakın nasıl anlatılmış, toplu yıkımlardan çok önce. Şehir, insan ve kültür ilişkilerine bildik bir giriş olsun burası.

‘’Beyazıt Meydanına bakınız. Eskiden, caminin dışı, yüz yıllık ağaçlarla bir gölgelikti. Ona bir açık hava üniversitesi de diyebilirdiniz. Yahya kemal, en tatlı sohbetlerini orada yapardı. Profesör Mükrimin Halil’den İslâm tarihinin en şanlı gazalarını orada dinlerdik. Profesör Hilmi Ziya, Emin Âli Çavlı, Üstad İbnül emin Mahmut Kemal, Fuat Köprülü orada bilgilerinin hazinelerini açardılar...”

Kültür dendiğinde akıllara önce kitap gelirse...

Şurada burada, neresini boş bulurlarsa orada, adına kitap fuarı dedikleri yayınevi sergilerine de uzak durdum iki on yıldır.

Geleneği olmayan ve gezmedik cami avlusu, istasyon girişi, uzak semt pazarı bırakmayan ve fakat adına da “Kitap Fuarı” demekten vazgeçilmeyen icraatların sonuncusu Üsküdar Bağlarbaşı’nda açılmış; bir önceki Fatih Camii avlusundaydı geçtiğimiz Ramazan biterken.

Bir sosyal medya grubunda paylaşılmış bir ziyaretçi izlenimlerini ben de okudum ve muhabbetimizin bu haftaki konusu kitaplar ve fuarlar olsun istedim.

Önce mahalle ve insanlarının canlılığı: Kitap fuarındayız. Çiçek tarlasını andırıyor kitaplar. Ziyaretçiler de öyle. Meraklı, istekli, kitaba sevdalı bir avuç insan. Fakat her taraf cıvıl cıvıl. Sergilerde oturan yazarlar, genç insanlar, konuşmalar, gülüşmeler, imzalar vesaire ne güzel.

Açılış çelengini böyle sunduktan sonra, yazmaktan kendini alamadığı tespitleri de şöyle ziyaretçimizin: Yayınevlerinin arasında dolaşırken, nedense garip bir hüzün çöktü içime. Sanki burası sahipsizmiş gibi geldi bana.

Bir yayınevinin imza masasındaki yıllarını bu milletin kültürüne vermiş yaşlıca bir yazar da duygulandırmış onu. Onlarca kitap yazmış. Lakin bir hüzün var yüzünde. Mahzun. Yeterli rağbet yok, emeğinin karşılığı yok.

Milletin kültürünü ayakta tutan çınarlar, gibi tanımların sık kullanılmasının bir sebebi olmalı; rağbet edilmeyen, emeklerinin karşılığını alamayan yazarlardan bahsedilirken. Kim bilir, belki de gizli bir sitem var; yazdığı kitapların reklamını Türkiye’nin bütün şehirlerindeki caddelerinin ilan tahtalarına birkaç metrekarelik afişlerle yaptıran Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’a.

Sizin yazarlığınız ve kitaplarınız mecburen öne çıkınca, yazarlarımızın kitap sergilerindeki halleri işte böyle.

Hal ;buki, bir başka açıdan bakmak ve değerlendirmek de mümkün Sayın Erdoğan’ın yazarlığını ve kitaplar yazmasını. Mesela şöyle bir tespit yapılabilir.

Sayın Erdoğan’ın kitapları ve yazarlığı yeterince anlaşılamadı. Sayın Erdoğan mademki milleti aydınlatmak için yazar dahi olup kitaplar yazdı. Partisinin milletvekilleri TV kanallarında övgüler düzmeleri gerekirken, hem yalama işi yaptılar, hem de ayakkabısından yukarıya çıkamadılar. Burası çok önemlidir, diyen eski Maliye Bakanımız haklıydı; çünkü şimdi biz de öyle diyoruz.

Boş zamanlarını kitap yazarak değerlendiren devlet başkanları da olmuştur geçmişte; Kaddafi gibi. O da bir kitap yazmıştı.

Nasıl ki Sayın Erdoğan’ın kitabı hemen Arapçaya çevrildi ve kapışıldı ise, Kaddafi’nin “The Green Book” kitabı da “Yeşil Kitap” adıyla Türkçeye çevrilmiş; bazı profesörlerimizce okunmuştu. O profesörlerimizin, çok iyi bir kitap yazmış ana fikirli yazılar yazdıklarından dolayı davet aldıklarını da gazeteler yazmıştı.

Burada bir çocukluk anımdan söz etmemi hoş görsün okuyucularım. Sayın Erdoğan’ın kitabı hakkında kim, ne yazdı haberimiz olmadı, ama Kaddafi’nin çok güzel yazmış diye övülmesini hatırlayınca aklıma geliverdi işte. Yaşadığımız seçim havasına da uygun sayılabilir o günler hem.

1965 seçimlerinin propaganda zamanı. Ağalar Hanı’nı ancak doldurmuş bir kalabalığa konuşan ve siyaset erbabı sayılan politikacımız Osman Bölükbaşı’dır.

Şehrin çarşısında elindeki bir kaç metrelik urganı ile dolaşan ve sırt gücü ile yevmiyesini kazanan bir insanımızı herkes tanır ve sever. O da dinlemiş Bölükbaşı’nı. Çok güzel konuştu diye anlatıyor çarşı esnaflarına ve kanaatini de ekliyor hemen: Ne İsmet Paşa, ne de Demirel ona cevap veremez!

Ne konuştu anlat, biz de bilelim davetini yapan ve muhabbetine çay ısmarlayan esnaflara cevabı ise tek bir cümledir: Ben bir şey anlamadım amma, adam çok güzel konuştu.

Siyasetçiler çok güzel konuştukları gibi çok güzel kitaplar da yazarlar. Maksat, okuyucuları olsun memleketin. Yani “Megri Megri” okuyucusu ve devlet itibarlısı      İbrahim’lere, kitap okuyucuları da eklenirse, yüzyılın sahibi olabiliriz düşüncesi de düşer akıllara icabında.

Okuma yazma işiyle uğraşan bir başka Cumhurbaşkanı’mız daha vardı bizim; Sayın Erdoğan kabiliyetinde bilmesek de onu. Merhum Kenan Evren.

Yaşlı insanlarımızı okullara kayıt yaptırmıştı. Okur, yazar oranını artırmıştı istatistiklere yazılmış. Tek kanallı TRT televizyonunda akşamları, onun haberleri verilmeden, Kavruk Hasan’ın da rol kestiği gece okulu dizileri izleyerek, bir kez daha okur, yazar olmuştu nüfusumuz.

Milletimizin kültürünü ayakta tutan çınarlarımız yazarlarımızı anarken, anlatırken bunlar geldi aklımıza.

Kitap sergisinde gördüğü yaşlı yazar dolayısıyla hüzün çoğaltan insanımız, kendini toparlayarak bir hücum taktiği uyguluyor anlatımının devamında.

Başka bir alanda olsaydı, mesela ihale alanlarında filan; çok zengin olurdu dedikten sonra, “yahut” denkleştirme edatıyla başarılı sayılacağı ihtimalleri özetliyor; yahut dış güçleri övseydi, yahut milli değerleri inkar etseydi gibi. Siyonistlerin, evangelistlerin, Ermeni örgütlerinin desteği de cabadan olurmuş.

Daracık bütçeli okuyucu bir miktar kitap alacak, yayınevi payını ayıracak, yazar teselli mükafatı kazanacak...

Kültür ve sanatımızın kaderi böyle tespitine, devleti, yapacağı bu kadar diyerek selamlayan insanımız, milletin manevi damarlarını besleme işini, milleti ayakta tutma işini yazarlara yükledikten sonra, gelenlerin giderken söylediği bir darb-ı meselimizle noktalamış yazısını; Şen olasın Halep şehri!

Onaylayalım, tasdik edelim, katılalım biz de: İşte geldiler, gidiyorlar; Şen olasın Halep şehri. 70/30