Ya Adam Gibi Müslüman Olacağız, Ya da Rezil-Rüsvay Olacağız!

Abone Ol

Müslümanlar olarak yol ayırımındayız. Milyonlarca Müslümanın yurdu yuvası dağıldı. Milyonlarcası muhacir oldu. Nice Müslüman yurdunda taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmadı. Nice namus hedk oldu. Peki, ey Müslümanlar, bize ne oldu? Şimdi düşünme zamanı. Ancak “kara kara” düşünmeyeceğiz. Kur’an’ın ve Hadisin güneş gibi parlak, nurlu ışığı altında berrak ve nurânî düşüncelere dalacağız.

Evvelâ imanımızı sorgulayalım: İman nedir? “İman, Resûl-i Ekrem’in (asm) getirdiği bütün zarûriyât-ı dîniyyeyitafsilen ve zarûriyetingayrisini ise icmâlen tasdik etmekle hâsıl olan bir nûrdur.” (Arâbîİşârâtü’l- İ’câz, s. 63)

İmanla İslâmiyet birbirinden ayrılmaz. Dolayısıyla, “imansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi; İslâmiyetsizîman da medâr-ı necât olamaz.” (Bediüzzaman, Mektubat, 9. Mektub, s. 34) Bu ifadeleri açmaya kalksak, sayfalar tutar. Şu kadarını söyleyelim: Bugün dünyada pek çok ilim adamı namazın, orucun faydasını anlatıyor. Birçok devlet İslâm’ın hükümlerini devlet idaresinde uygulamak istiyor. Ancak o hükümlerin Allah tarafından indirildiğini kabul etmiyor. Onlara Gayr-ı Mü’min bir Müslim denilebilir. Kendilerinin Mü’min olduğunu söyleyen bazıları da İlâhî hükümleri reddediyor. “Bu zamanda hırsızın elinin kesilmesini kabul etmiyorum.”, “Fâizin yasak olmasını istemiyorum, fâiz serbest olsun” diyor. Böylece nasslasâbit olan hükümleri inkâr ettiği için iman dâiresinden çıkmış oluyor.

Mü’min ve Müslüman bir şahıs, hem Allah’a itaat edecek, hem de Allah’ın Resûlüne… Yani hem Kur’an-ı Kerim’in bütün ahkâmına iman edecek, hem de vahy-i zımnî olan Hadis-i Şeriflerle açıklanan hükümlere… Hem de o hükümlere taraftar olacak. Meselâ, bütün Müslümanların Kur’an ve Hadisin hâkimiyetinde bir devletinin olması gerektiğine ve bütün Müslümanların bir halifesinin olması gerektiğine, halife seçiminin şart olduğuna inanacak. Zira bu, bütün mezheplere göre farzdır. HattâMu’tezile, Haricî gibi bâtıl mezheplerde de farzdır. Haremlik-Selamlık farzdır. Bunlar unutulan / unutturulan farzlardandır, ancak farzdır. Hatta İslâm’ın devlet idaresi ile ilgili hükümleri ve uygulanması, namazdan da önce gelen bir farzdır.

Müslümanın izzeti ve şerefi, “doğru İslâmiyet’e” sarılmasına bağlıdır. İslâmiyet girift, anlaşılması zor, her yöne çekilebilen bir inanç manzumesi değildir. Bilakis, son derece net, berrak, temyiz yaşındaki çocuğun bile rahatlıkla anlayıp kavrayabileceği bir dindir. Peygamber Efendimiz (asm), Allah’ın seçtiği ve beğendiği bu yegâne hak dinin bütün esaslarını anlatmış, yaşamış, târif etmiştir. Bütün sahabeler bu güzel dini yaşamış, anlatmış, sonraki nesillere aktarmışlardır. Tabiin ve Tebe-i Tâbiin de harfiyen yaşamıştır. Hicrî ilk üç yüz senede bu din bütün esaslarıyla yaşanmış, tespit edilmiş, yazılı kaynaklara geçmiştir. Ondan sonra Hıristiyan, Yahudi, Budist ve Felsefecilerin, sonraki yıllarda Muattıla gürûhunun, zındıka komitelerinin İslâmiyet’i bozma, dejenere etme çalışmalarının hiçbir kıymet-i harbiyesi yoktur. Son yüzyılda ve bilhassa çağımızda Müslüman maskeli ajanların, kriptoların, şarlatanların dinî tahrif etme faaliyetlerinin bir değeri yoktur. Müslüman yarın rûz-u mahşerde, “kandırıldım” mâzeretine sığınamaz. Bu mâkul bir gerekçe olamaz. Bir ayakkabı alırken aldatılmamak için kırk türlü hesap yapıp araştıran, ebedî hayatı ile ilgili konuda niçin araştırmaz?...

Evet, ey Müslümanlar, bakınız Rabbimiz meâlen ne buyuruyor: “Kasem olsun ki; size bir Kitâb indirdik ki; sizin şerefiniz ondadır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?” ( Enbiya / 10) Bu gerçeğe yapışan ecdâdımız, izzet ve şerefle yaşadı. Fatih Sultan Mehmed ve devrini hatırlayınız. Ya Kur’an ve Hadise sımsıkı sarılarak, hayatımızın her safhasında hâkim kılarak adam gibi Müslüman olacağız, ya da bu dünyada da rezil-rüsvay olacağız. İki kere iki dört…