Vuramayanlar ve kucaklaşanlar

Abone Ol

“Üzülme, üzülme... Beni o tarafımdan vuramazlar!”

Bir kere, bir kere, bir kere daha okuyun İnönü’nün bu savunma cümlesini; anlatıcının, kelimesi kelimesine yazdığına inanarak...

Eylül 1963 yılında yazılmış bu anıya, yabancı değildim. Cumhuriyeti 10’lu yaşlarında karşılamış rahmetli babamın nesli siyaset konuştular mı, mutlaka İsviçre’deki bu paralar da mevzu edilirdi.

“Var, ama çok değil” tek cevaplarıydı, “paşacı”ların. Bu çok değil tanımının hangi rakamın karşılığı olduğunu, ne savunmacılar biliyordu, ne de hücum hattındaki eski demokratlar.

Anı sahibi İnönü kalemşoru dahi bilmiyordu, diyemeyiz. Üslübundan rahatlıkla çıkarabiliriz saklamak zorundalığını...

“Brezilya’daki çiftlikleriydi” diyor. İlk defa burda gördüm Brezilya ve çiftlikler kelimelerini. Ne çocukluğumdan kalan net anılarımda var, ne de başka basılı kağıtlarda rastlamışlığım...
Brezilya nerden çıkıyor? Yurt içi gezilerini “Beyaz Tren”le yapan İnönü,ya da çocukları nasıl gideceklerdi Brezilya’ya? Kahyalara emirler nasıl ulaştırılacaktı, şehirden şehire telefon hatlarımız daha hayal bile değilken.

Demek ki, “Brezilya çiftlikleri” bir sulandırma, bir hafifsetme, bir saklama girişimidir. Artı,”milyarlar” deniyor, halbuki o günün insanları “milyon”la ifade edilen rakamların peşindedirler. Abartarak inandırıcılıktan uzaklaştırma metodunun bir uygulaması...
“Üzülme, üzülme... Beni o tarafımdan vuramazlar!”

En güçlü, en kuvvetli müdafaa cümlesi budur “Paşa”nın; hem de kendi ağzından.
İftiradır, yok böyle bir şey gibi bir itiraz havası var mı bu altı kelimede? Ya da adım nere, İsviçre bankaları nere gibi bir isyan frekansı?

“Beni o tarafımdan...”

Bir kabuldür bu. Tedbirleri alınmış bir vak’anın itirafıdır bu.

Ya başka taraf olsaydı, sorusu geldi mi şimdi sizin de aklınıza?

Sonra...

Sonrası herkesin malumu. Kalemşor, “Sahiden de vuramadılar” sevincini 13 yıl sonra paylaşırken, tarihciler, hesap soracak iktidarın başbakanı’nın iki bakanıyla asıldığını çoktan kitaplara yazdırmışlardı.

Ülkemizin geçmişinden alıp analizini yaptığımız bu olayı, öylesine yazdık işte. Aşağıda günümüzün kayıtlarından çıkaracağımız olayla kimse bağlantı kurmasın. Yani bizim niyetimiz halistir. Emin olabilirsiniz.

“Binlerce insan burayı ziyaret etmek için geldi... Ziyaret edenler arasında 50 milletvekili yanı sıra Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu bulunuyordu.”

15 Temmuz’da kanlı bir darbeye teşebbüs eden vatansız hainlerin başı, böyle konuşmuş bir Alman radyo kanalına.

“Binlerce insan...”

Diğer dünyalılar değil; Türklerdir, bu ülkenin insanlarıdır kastedilen...

“Burayı ziyaret etmek için...”

Orası neresi? Vatikan II mi?

Beni demiyor, “Bura” diyor. Amerikan ortaklığına dikkat!

“Başbakanlığım, Dışişleri Bakanlığım ve Cumhurbaşkanlığı görevlerim süresinde kesinlikle bir görüşmem olmamıştır.”

Bunlar da sayın Abdullah Gül cenaplarının cevapları. “Beni burdan vuramazlar” günümüz Türkçesiyle işte böyle söyleniyor.

Biz elbette Abdullah Gül’e inanırız, makaleleri döşeniyor iktidarın kalemcileri, köşecileri bu açıklamayı duymalarından sonra...

Biz de onlara inat diyoruz ki: Sayılan o görevlerin öncesinde de Sayın Gül’ün, konu edilen o hainlerbaşı ile görüşmesinin olmadığına inanıyorduk, inanmıştık.

Sayın Gül hazretleri, neden dahil etmedi o yılları karşı cevabına, bilmeyiz ama, moda kelimeyle söylersek, 28 Şubat’larda başını öne eğdiği akşamlar miladı olmasın istemiştir.
İhtiyaç duymamak yahut tedbirli olmak gibi eylem planlarını, görüşmeme sebepleri olarak biz aklımıza düşürmemeye çalışırken, bir başka açıklama yani 3 numaralı olan düşmesin mi medyanın gündemine?

“Ayak yolu” yapılan o ziyaretgâhdan deniliyor ki: “Belki beraber geldikleri Fehmi Koru’nun Hocaefendi ile sarılmalarını seyredince, ‘Birbirinizi çok özlemişsiniz!’ dediğini hatırlatmam Sayın Gül’ün hafızası için yeterlidir...”

Üçüncü açıklama ile üçüncü önemli kişi yapılan posta kuşu ünvanlı Sayın Koru, bakalım hangi taraftan vuracak?

“Abdullah Gül ile birlikte Fetullah Gülen’i ziyarete Pensilvanya’ya gitmişiz; onlar öyle sarmaş dolaş olmuşlar ki, ben ‘Birbirinizi özlemişsiniz’ demişim.”

(Adını ve soyadını, kullanmak bir saygı gösterisi midir?)

Üçüncü açıklamada (virgül olmaması dolayısıyla) söylenen şudur: Sarılan Fehmi Koru, seyreden ve değerlendiren sayın Abdullah Gül.

4 nolu açıklamada yani Fehmi Koru açıklamasında neden bu durumun tam tersinin olduğu savunuluyor?

Dört kişi, dört açıklama...

Anlatılan en az iki olay var ortada. Birinde birinin, birinde diğerinin sarıldığı...

Onun için “Kafamız karıştı” diye yazıyorlar, At ile Üsküdar’a geçirilmiş katipler defans oluşturmaya çalışırlarken...

Kalemşorluk zor zanaat!

Bağlantı kurmayın sakın dememize rağmen, sizlerin, bu kanıya geldiğinizden eminiz artık.

“Vuramazlar” diyenin ardına düşüp, üç ayaklı sehpaları gördüklerinde ancak tatmin olanlar nere, at üstünde Üsküdar’a taşındıkları halde, hâlâ kafası kapkarışık katipler, katibeler nere...

“Vuramazlar” efelenmesinden, “Vurma” aman’ına işte böyle, böyle ve bugünlerde geldik.
Pikaptaki plağı “Bir daha çal Sam!”

ELLERİ VAR, BİZİM ELE BENZEMEZ

15 Temmuz’u 16 Temmuz’a bağlayan gece, tv kanallarını zaplıyorum. Dikkatimi çeken program yahut konuşmacılara tahammül sınırlarımı zorlamadan ve “Ya Rabbi aklıma mukayyet ol!” dualarımın eşliğinde bakmaya çalışıyorum.

Bir ara ülke tv’ye gelmişim. Saatin kaç olduğunun önemi yok. Önceleri neyi konuşmuşlardı bilmem ama, her zaman hazır olan o ekip vardı. Ben açtığımda sözü ve sazı bizim bir “sağ yaka” yazarımız almıştı. Millî Gazete’de çalışmıştı Topkapı’da olduğumuz zamanlarda. En iyi yazılarını da orada yazdığı inancımı hâlâ koruduğumdandır bizim sıfatıyla bahsetmem ondan.

Anladığım ve toparlayabildiğim kadarıyla Kılıçdaroğlu eleştirilerinden yapıyordu yine. Hayretler içerisinde dinlerken, inşaallah dualarımı unutmamışımdır.

CHP’nin kurucu ve ikinci genel başkanlarını saydıktan sonra Saraçoğlu dedi, Hasan Saka dedi. Halk Partisi’ne genel başkan olmuş ama, o şahsiyetlerini tanımıyor, dedi. Hasan Saka tanınmayacak adam mı, demiş de olabilir, dememiş de... Boşlukları çok bir geceden sonra bu yazıyı yazmaya duran birine hak vereceğinizi umarak ilave ettim son cümleyi. İsteyen internetten kontrol edebilir.

Eskiden olsaydı “Bizim Mahalle”nin derdim ama, bugün “sağ yaka”nın bir yazarı diyorum. Madem ki aşınmalarını, tasnifçilik yaparak ve kendilerine saygı duymaya meyilli insanları, toplulukları partiküllere ayırarak kapatmaya çalışıyorlar; biz de yardımcı olalım.

Hasan Saka’yı bir 15 Temmuz gününde neden gündem yapar “sağ yaka”nın bir yazarı?

Anlamak zor ama ilk akla gelen etkilenme ihtimali şudur: Hasan Saka’yı daha önce yani ta Ocak ayında, iktidara en yakın sokaktaki gazete Sabah’ın “Beyaz”lara tesirli atışlar yapan yazarı ve kültür insanı Engin Ardıç yazmıştı. Üstelik aynı suçlamayla yazmıştı:

“Kılıçdaroğlu, İnönü’nün başbakanı Hasan Saka’yı tanımıyor!”

Bu sayfada bizim de bir çok kere ve hem de belgeli olarak (ve sonuncusu bir sayı önce idi), Hasan Saka’yı anlatmamızı , yorumlarımıza katmamızı okuyucularımız ayrı tutsun. Elbette

Engin Ardıç’ı okuyacaklar. Onlar artık farklılar. Siz değiller.

Meseleyi duruş bölgesinden alarak tekrar Hasan Saka’ya döndürdüğümüzde, “sağ yaka” yazarlarının neden onu tanımayı bir erdem saymalarını bilmek mecburiyetimiz çıkar karşımıza.

Hasan Saka’yı bir iyice ve bir kere daha anlatmak yine bize düştü. Sebebini en sonunda söyleyeceğim.

Saraçoğlu ve Saka’yı, o yılları iyi gözlemlemiş bir CHP kalemşorunun şöyle anlattığı var hatırımda. Belgesini bu sayfaya koymuştum. Gün olur yine koyarız.

Saraçoğlu’nun, ekibiyle gittiği “Karpiç”ten öğle yemeği sonrasında döndüğünde, başbakanlık makam odasındaki kahve fallı uzun sohbetlerini unutamam diyordu anlatıcı kişi. (Tavladan da bahsetmiş mi idi, şimdilik cevapsız...)

Hasan Saka Başbakan iken, Meclis’te kendisine soru soran, laf atan milletvekillerine, ki bunlar DP’li muhaliflerdir, sokaktaki çocukların yumruklu ellerini bilekten tuttukları o hareketi yapar yürürdü, diyen o tanık, merak etmiş ve her nasılsa öğrenmiş, el hareketini ilk defa nerede yaptığını. Anlatalım: Lozan günleri. İsmet Paşa’nın, Duyunu Umumiye’ye borç yekunumüzü iki ayrı zamanda sormasını iki ayrı rakamlarla cevapladığında, haliylen kızmış olmasına, “Ne yapayım, o gün topladım öyle çıkmıştı, bugün topladığımda böyle çıktı” cevabını vermişti Hasan Saka hani.

İşte o borçları altın olarak ödememizi istediğinde karşı tarafın sözcüsü Lord Gürzon, Hasan Saka’nın cevabı da o ünlü el hareketi olmuş. Açıklamayı Yahya Kemal’in yaptığını söylerler; olaya şahit bir gazetecinin “Nedir bu?” sorusu üzerine.

“Hasan Bey’in iktisadi formülü...”

Bu söylenti, bu rivayet Hasan Saka’nın öldüğü güne kadar yazılıp söylendi. CHP katibi gazetecilerce; hem de mitolojik bir hava verilerek...

Duyunu Umumiye borçlarımızın “altın” olarak ödenme(me)sini neye ve kime borçluyuz efsanesini yaymak olabilir mi ol sebep? Kim açıp tarihin o sayfasını okuyacak? Hem o zamanlar internet filan hak getire...

Ya da o hareketi sık yapmakla ünlü o “şahsiyet”e, bir masumiyet kılıfı uydurmak mıydı maksatları?

Diplomaside nezaket harici vaziyetlerle kazanılmış masa başı zaferleri var mıdır? El hareketi yapılanların ülkelerinde el hareketleri yoktu da, gazeteci kişi nedir diye sorduğuna göre, biz mi öğrettik onlara; böyle anlaşma masalarında yahut Meclis’imizde başbakanımızı gözlediklerinde.

Yoksa o yıllarda birilerinin, ki bunlara gazeteciler dahil, tavana vuran “Milli Şef’cilik” duyguları böyle hikâyeler ve böyle gösterilerle mi tatmin buluyordu?

En büyük hobisinin makam masası üzerinde iskambil falı bakarak zaman öldürmek olduğunu o tanığın yazısından okuduğumda, sevindiğimi belirtmeliyim. Çünkü o saatlerini, millete dokunmadıkları kutlu vakitler olarak bilmiştim.

İşte şimdi o “sağ yaka” yazarının “şahsiyet” dediği Tek Parti başbakanlarından Saraçoğlu’na bir cümlelik, Hasan Saka’ya birkaç cümlelik kelimeyi niçin harcadığımızı kayda aldırmamıza geldi sıra.

Kılıçdaroğlu’nu o “şahsiyetleri” tanımamakla suçlamak, Engin Ardıç için bir mizah olabilir ama, “sağ yaka” yazarları için çok lükstür.

Çünkü söz müdafaanın olduğunda bir Kılıçdaroğlu kalemşoru çıkıp dese ki: Yeni CHP, 1970’den beri ara sıra “yeni” sıfatı önüne konulan CHP, “şahsiyet” diye tanımlanan o zatlara itibar etmek istemiyor. Kılıçdaroğlu’nun tanımaması bu unutturma ve sahiplenmeme eyleminin içinde değerlendirilmelidir. Hem sonra Hasan Saka’yı ve öyle şahsiyetleri “sağ yaka”nın sahiplenmesi bu ülkeye yeter de artar bile...

Biz de katılırız bu müdafaa gerekçesine ve “Bizim mahalle”den başka “sağ yaka” yazarları çıkacaksa eğer, bu örneklerden olmasınlar diye yazdık bu yazımızı, deyiveririz.

SUYA KANMAYANLAR KARTELE KANDILAR

Devşirme’nin 15 Temmuz’dan çıkardığı derslerden biri imiş bu cümle...

“Sulu zırtlak ağlayan bir vaize kanmayacak kadar uyanık ol.”

Sulu zırtlak olmazsa, ağlamazsa, “bir vaiz” diye kastedilen, ne yapacağınızı herhalde sonra söyleyecektir. Takılmayın.

Yenecek kadar, alt edecek kadar, yok edecek kadar değil,

Sadece “kanmayacak” kadar’la yetin sen.

Buraya kadar birinci kısımdı. Yani Devşirme zekasını ve emeğini kullanarak karşılamış oldu “Karşıyaka”nın beklentilerini.

İkinci kısım ise göçünü sırtlayıp terketttiği “sağ yaka”ya son ödemeleridir.

Sulu zırtlak vaizi, kartelin kanallarında pazarlayan, parlatan, konuşmalarını hazırlayan, alkışları ve tapuları toplayan benim patronum olsa da...İnanma, kanma! Uyanık ol!

Yani? Sor...

Söyleyen neyin karşılığında söyledi,

Söyleten neyin karşılığında söyletti?

Sulu zırtlak vaize,
Meşru hükümete “Gitsinler” deme hakkı veren kartel patronu, o yetkiyi kimden almıştı?

Kimlere yahut hangi kanallara sırtını dayamıştı? Kimleri görünce neresini sıvazlamıştı?

Sor!

Hükümete gitsin diyenin, gün bulduğunda Devlet’e de bir şeyler düşüneceğini sen bileceksin...

Kanmamak ve uyanık olmak böyle bir şeydir dediğini Devşirme’nin, 15 Temmuz’dan aldığı derslerin içinden bizim gözümüzle yorumladık.

DEDE KORKUT NEREDE? BUNLAR KiM?

İstanbul'un her ilçesinde Apti İpekçi’ye isim caddesi bulanlar, T. Özal’ın adını getirdiler Millet Caddesi’ne yamadılar... Abdülezel Paşa’nın adını kaldırıp, Demirel’in finansörü bir Kayseri tüccarına tapulamalarına da kimse bir şey demedi.

Çengelköy “Gazi” olsun diye yazmış, AKP katibelerinden biri. Büyük buluş yapmış olacak... En akılı olduğunu bir kendisi biliyor, bir de Pelikan kuşları... Ya sütünü helal etmezse kundaklarını, bebekken yatak diye kullandıkları...

Çengelköy’e gazi denmezse, eksik mi sayılacak?

12 Eylül’de her yere K. Evren adını verenlerden tahsil edilseydi söküm masrafları, her devirde bir şekil bulup sürüp gider miydi bu nam olsun yarışları.

İstanbul Teknik Üniversitesi, mühendislik üniversitesidir, hesap üniversitesidir. Hocaları da matematik bilirler, ölçme bilirler. İşte o üniversiteden bir profesör, 12 Eylül günlerinde bir basın toplantısı yapmıştı. Hangi problemin çözümüydü yaptığı teklif, hâlâ anlaşılmış değil.

“Ankara’nın adı Atatürk olsun!”

Neyse ki ciddiye alınmadı da kurtuldu gazetelerin hurufatları; “Ahlâk masası ekipleri Ankara’yı taradılar”, gibi bir cümlede biraraya gelmekten.

Yazacak oldular da kuş sever, böcek sever, böcekcibaşı sever, sürüngen sever kalem efendilerine, katibelere konu mu yok. Bakarsınız yarın Beylerbeyi’ne de taşrif ederler.