Haksızlık ve zulüm yapan kimselere, vicdansız! denir.
Bugün kâfirler dünyanın dört bir yanında Müslümanları öldürüyor. Onlara
rahatlıkla vicdansız diyoruz. Kâfirlerde zaten vicdan olmaz! şeklinde
değerlendirmede bulunuyoruz. Peki ya, kendilerine Müslüman diyen kimselerin
yaptıkları zulümlere, yani vicdansızlıklara ne demeli Onlar da mı vicdansız
Evet, onlar da vicdansız!.. Peki o halde vicdan nedir Vicdan kelimesinin lûgat
mânâsı, buluş demektir.Vicdânın ıstılâhî ma nâsı ise; akıl ile kalbin
birleşmesinden meydana gelen bir histir ve hakkı bulma kabiliyeti dir.
İnsanda on lâtife, on havâs, kuvve-i şeheviye, kuvve-i
gadabiyye ve kuvve-i akliye denilen üç kuvve mevcuttur. Bu yirmi üç cihazın
şeriat dairesinde mezcinden [karışımından], ya ni istikamet üzere beraber
çalışmalarından bir buluş meydana gelir ki; buna vicdan-ı hakiki denir. Bu
buluş, yanlış olmaz ve hakkı bulur. Şayet bu havas ve letâif, şeriat dairesinde
kullanılmazsa; sû-i istimalat meydana gelir, ifrat ve tefrite düşmeleri
sebebiyle hakkı bulamazlar. İşte kâfirlerin ve kendilerine Müslüman diyen bazı
kimselerin vicdansızlıklarının temel sebebi bu 23 cihazı yerli yerince çalıştıramamalarıdır.
Peki, bu 23 cihaz nedir Bunu Molla Muhammed Doğan, 29. Söz ün Şerhi isimli
eserinde mükemmel şekilde izah etmiştir. Oradan tâkip edelim:
İnsanın fıtrat-ı zî-şuûru olan vicdân, yirmi üç cihaz
ile çalışmaktadır. Şöyle ki: İnsanda havas-ı hamse-i zâhire denilen (1)
görmek, (2) işitmek, (3) koklamak, (4) tatmak ve (5) dokunmak duyuları vardır.
Kezâ, insanda (6) hiss-i müşterek, (7) kuvve-i hayâliye, (8) kuvve-i vâhime,
(9) kuvve-i hâfıza ve (10) kuvve-i müfekkire (kuvve-i mutasarrife) denilen
beş havass-ı bâtına vardır. Bunların her birinin vazifesi ayrı ayrıdır.
Meselâ: Bir insan, bir kurdu gördüğü zaman, hiss-i müşterek hemen o kurdun
suretini alır ve ânında hayale verir. Hayâl , o sûreti muhafaza eder. Vâhime
ise, o sûretteki ma nâyı, meselâ, korkuyu anlar ve o ma nâyı hâfızaya verir.
Hâfıza da o ma nâyı muhafaza eder. Müfekkire ise, alınan o sûret ve
ma nânın kontrolünü yapar.
Kezâ insanda maddî kalb ile alâkası bulunan on tane
ma nevî latife vardır. Bunlardan (11) kalb, (12) ruh, (13) sır, (14) hafî,
(15) ahfâ âlem-i ma nâ ile alâkadardır. Kalb in gelişmiş şekline ruh , ruhun
gelişmiş şekline sır , sırrın gelişmiş şekline hafî , hafînin gelişmiş
şekline ahfâ denir. Bu letâif tekâmül ettikçe, ona göre görev alıp yükselir.
( ) Bu beş ma nevî letâifin yanında , insanda âlem-i
maddiye bakan latifeler de vardır. Bunlardan birisi olan (16) nefis, iyi-kötü
fark etmeden her şeyi ister. Her şeyden lezzet alır veya elem çeker. Ancak
şeriat onun isteklerini takvâ ile tahdîd ediyor [sınırlıyor]. Nefisten başka
(17) toprak, (18) su, (19) hava, (20) harâret ve nûr unsurlarından doğan
ma nevî ve şuurlu birer latife daha vardır.
İnsanda bu on latâiften başka, (21) kuvve-i şeheviye,
(22) kuvve-i gadabiyye ve (23) kuvve-i akliyye denilen üç kuvve mevcuddur.
Hulâsa: İnsaniyet, en az bu yirmi üç cihâzdan
mürekkebtir. Bir insan, şu yirmi üç cihâzı beraber ve tam yerinde, ya ni
kemaliyle kullansa, o insan tam bir vicdan sahibidir denilir. Vicdân; bir şeyi
telakki etme ve onun mâhiyetini anlama kabiliyeti demektir. İnsanda sadece akıl
çalışsa, o insanın vicdanı tam değildir. Kezâ sadece kalb çalışsa, yine o
insanın vicdânı, yani buluşu kemal mertebede değildir. Kâfirin kalbinde iman
olmadığı için, vicdanı müstakim değildir. Kezâ, bir insanda sadece şehvet hâkim
olsa yahud sadece gadab hâkim olsa, yine vicdanı tam değildir. (Yirmi
Dokuzuncu Söz ün Şerhi, s. 836)
İnsan vicdanın ne olduğunu bilince, arızalı insanların
yaptıklarını çözebiliyor. Sözde Müslüman denilen Hafız Esad ın bebelerin
üzerine varil bombası atmasının sebebini görebiliyor. Adam arızalı, adam
vicdansız. Vicdanı meydana getiren 23 cihazın bazılarını bile bile
arızalandırmış ve işte ortaya böyle bir canavar çıkıvermiş.