İslam’da yönetim, kürsüden konuşma sanatı değil sofranın doluluğuyla ölçülen bir sorumluluktur. Bir ülkenin halkı uzun süre aç kalıyorsa, orada mesele artık sadece dış baskılar, ambargolar ya da liderlik tartışmaları değildir. Mesele, yöneticinin omzuna yüklenen emanetin zedelenmesidir. Çünkü İslam’a göre açlık, siyasi tercihleri değil, iradeyi bozar.
Bugün Venezuela’da yaşananlar bu hakikatin çıplak bir örneğidir. Yıllar süren ambargolar, finansal kuşatma ve ekonomik izolasyon halkı ideolojik tartışmalardan kopardı. İnsanlar bağımsızlık söylemlerine değil ekmeğe bakar hâle geldi. Sonuçta ortaya çıkan tablo şaşırtıcı değil. Aç bırakılan bir toplum, kendisine uzatılan her eli “kurtuluş” sanır. O elin kime ait olduğu, hangi bedeli talep ettiği ise ikinci planda kalır.
İran’da sahne daha kontrollü ama yön aynı. Uzun vadeli yaptırımlar, para biriminin değersizleşmesi, temel tüketim maddelerine erişimin zorlaşması… Burada hedef bir günde rejim devirmek değil; toplumu yormak, sabrını tüketmek ve alternatif arayışlara razı etmek. Açlık doğrudan devrim üretmez fakat teslimiyet için elverişli bir zemin hazırlar.
Bu tabloyu Türkiye’den bağımsız okumak saflık olur. Küresel sistemin işleyişi nettir: Önce ekonomi üzerinden baskı kurulur, sonra siyaset dizayn edilir. Türkiye gibi tarihsel hafızası güçlü, toplumsal direnci yüksek ülkelerde bu süreç daha sabırlı ve katmanlı işletilir. Ama yöntem değişmez. Mutfağı hedef alan siyaset, sandığı da, sokağı da etkiler.
İşte tam bu noktada Erbakan Hoca’nın neden her konuşmasına ekonomiden başladığı bugün daha berrak şekilde anlaşılmaktadır. Onun “Ağır Sanayi Hamlesi”, sadece kalkınma projesi değildi. Ağır sanayi, siyasi bağımsızlığın sigortasıydı. Erbakan, İslam dünyasının neden sürekli darbelerle, ambargolarla ve krizlerle hizaya getirildiğini çok erken fark etmişti. Üretmeyen, borçlanan ve ithalata bağımlı bir ekonomi, iradesini koruyamazdı.
Erbakan’ın ısrarla savunduğu şey şuydu. Bir ülkenin kendi sanayisi ve üretim gücü yoksa halkını doyuramaz. Halkını doyuramayan bir iktidar ise eninde sonunda ya baskıcılaşır ya da dış müdahalelere açık hâle gelir. Her iki yol da bağımsızlığı aşındırır.
İslam siyaset düşüncesi de bu noktada Erbakan’la aynı yerde durur. Fıkhen yöneticinin görevi sadece sınır güvenliği değil rızık güvenliğidir. Hz. Ömer’in “aç bir insan varken devlet güvende değildir” yaklaşımı, bugünün ekonomi-politik dilinde açık bir karşılık bulur. Sosyal adalet ve üretim gücü olmayan bir devlet, stratejik hedeflerini sürdüremez.
Venezuela örneği bize şunu gösteriyor. Aç bırakılan halk, sonunda “normalleşme” adı altında sunulan her projeye razı edilir. İran örneği, sabrın nasıl aşındırıldığını anlatıyor. Türkiye ise bu iki örnekten ders çıkarabilecek tecrübeye sahiptir—ya da sahip olmak zorundadır.
Erbakan’ın en büyük uyarısı tam da buradaydı. Stratejik yatırımlar, halkı yoksullaştırarak yapılamaz. Direniş, yoksulluğu kutsayarak ayakta tutulamaz. İslam, yöneticiden halkına sabır telkin etmesini değil adaleti tesis etmesini ister. Çünkü açlık, fıkhen de ahlâken de bir yönetim kusurudur.
Bugün mesele Maduro’nun gitmesi ya da kalması değildir. Mesele, İran’da rejimin nasıl yıpratıldığı ya da Türkiye’de hangi senaryoların konuşulduğu da değildir. Mesele çok daha derindedir. Ekonomik bağımsızlığını kaybeden toplumlar, siyasi tercihlerini de kaybeder.
Erbakan bunu yıllar önce gördü. Bugün yaşananlar ise onun okumasının ne kadar sahici olduğunu bir kez daha ispatlıyor.