Bir milletvekilinin, mensubu olduğu partinin siyasetini eleştirmesi, yanlışlarını dile getirmesi ve bu yüzden istifa ederek bağımsız kalması elbette saygı duyulacak bir duruştur. Bu, en azından seçmenin iradesine ve kendi vicdanına karşı bir sorumluluk hissinin göstergesidir. Ancak seçildiği partiden istifa edip bir başka partiye geçmek, hele ki bunun zamanlaması ve gerekçesi kişisel menfaat kokuyorsa, bu açıkça seçmene ihanettir. Çünkü o vekil, kendi şahsına değil; bir dava, bir misyon ve bir siyasi iradeye oy alarak Meclis’e girmiştir. O iradeyi yok sayıp siyasi pazarlıklarla saf değiştirenlerden vatana, millete hayır gelmez. Bu şahsiyetsiz siyaset anlayışı ne yazık ki bugün siyasetin en büyük yaralarından biridir. Böylelerinin bir daha seçilmemesi, hatta mümkünse siyasetten tamamen uzaklaşması, millet menfaati açısından en hayırlı sonuç olacaktır.
İşte tam da bu noktada, zihniyetin, inancın, davaya sadakatin ve siyasi ahlâkın en net örneklerinden biri Saadet Partisi milletvekillerinin yıllardır sergilediği tutum ve davranışlardır. “Bizi ancak ölüm ayırır” deseler yeridir. Çünkü bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Saadet Partisi adına bir eksilme yaşandıysa, bunun sebebi siyasi transferler ya da çıkar hesapları değil; yalnızca Hakk’ın emri olan ölümdür. Bu durum, TBMM’nin kurulduğu günden bu yana ender rastlanan, ibretlik ve bir o kadar da onurlu bir tablodur. Koltuk için eğilip bükülmeyen, iktidar nimetlerine tamah etmeyen bir anlayışın sessiz ama vakur duruşudur bu.
Gelelim milletin asıl gündemine… Asgari ücretlinin perişanlığı karşısında duyduğumuz hüznü kelimelere dökmekte zorlanırken, emeklinin “eyvah” dedirten halini nasıl izah edeceğiz, gerçekten bilmiyoruz. “Açlık sınırının altında asgari ücret olmaz” diye yıllardır feryat ederken, bugün emekliler açlık sınırını da aşmış, adeta perişanlık sınırının altına itilmiştir. Pazara çıkamayan, ilacını alamayan, torununa harçlık veremeyen emeklinin hali ortadayken, yetkililerin süslü cümlelerle durumu izah etmeye çalışması milletin aklıyla alay etmektir.
Elbette bazıları hemen hazır gerekçeleri sıralıyor: Enflasyon, küresel krizler, dış güçler, deprem, pandemi… Bunlara hafızası zayıf olanlar, geçmişi yaşamamış gençler inanabilir. Ama kimse bizim inanmamızı beklemesin. Çünkü biz bu ülkenin 54. Erbakan Hükümeti dönemini bizzat yaşadık. O gün de şartlar zordu, hatta bugünkünden çok daha ağırdı. Buna rağmen asgari ücretliye, emekliye, Bağ-Kur’luya, memura, işçiye ve engelli vatandaşlarımıza %70, %80, hatta %130’a varan zamlar yapıldı. Üstelik bu zamlar enflasyonu azdırmadı; tam tersine enflasyon 25-30 puan aşağı çekildi.
Dahası, denk bütçe yapıldı. Devlet borçlanmadı, IMF kapılarında el pençe divan durulmadı. Bu ülkenin kendi kaynaklarıyla, kendi üretimiyle, kendi imkânlarıyla bu işler başarıldı. Havuz sistemiyle faiz lobilerine akan para kesildi, milletin alın teri yine millete döndü. Bugün masal gibi anlatılan bu icraatlar, bizim için birer hatıra değil; yaşanmış, görülmüş, tecrübe edilmiş gerçeklerdir. İşte bu yüzden bugün önümüze konulan algılara, rakam oyunlarına ve palavralara karnımız tok. Biz neyin mümkün olduğunu biliyoruz.
Özetle mesele sadece ekonomi değil; mesele zihniyet meselesidir. Davaya sadakat, milletin derdiyle dertlenmek ve koltuğu değil, sorumluluğu öncelemektir. Dün bunu yapanlar vardı, bugün de var. Yeter ki millet hatırlasın, karşılaştırsın ve kimin samimi, kimin menfaat peşinde olduğunu iyi ayırt etsin.
Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı bu yıl fitre miktarını günlük 240 TL olarak açıkladı; aylığa vurduğunuzda 7.200 TL. Şimdi insan sormadan edemiyor: Rapor derecesi %40 ile %69 arasında olan bir engelli kardeşimiz 5.103 TL ile, %70’in üzerinde engeli olan ise 7.655 TL ile bu hayatta nasıl tutunacak? Devletin sosyal güvenlik şemsiyesi altında olması gereken bu insanlar, bugün ne yazık ki sadakaya, fitreye, hayırseverlerin insafına mahkûm edilmiştir. Bu tablo ne kaderdir ne de fıtrattır; bu tablo açık bir yönetim zaafının, gelir dağılımındaki derin adaletsizliğin ve sosyal devlet ilkesinin kâğıt üzerinde kaldığının acı bir fotoğrafıdır. Medeniyet dediğiniz şey, en zayıfın ne halde olduğuyla ölçülür. Eğer bir ülkede engelliler hayata tutunmak için fitre hesabı yapmak zorunda kalıyorsa, orada uzun nutuklara gerek kalmaz. Artık bu manzaranın üzerine ne söylesek eksik, ne yazsak fazla. Biz yine de umudumuzu kaybetmiyoruz; çünkü hak ve adaletin er ya da geç tecelli edeceğine olan inancımız tamdır. Vesselam.