Vekâleten Yaşamak!

Abone Ol

Dünya artık devasa bir seyir terası…

Herkesin elinde bir başkasının hayatına açılan pencereler, herkesin kalbinde bir başkasının hissettiği sızının yankısı...

Kendi kuyusuna inmeye korkan insan, başkasının deryasında yüzmeyi maharet sayıyor ne yazık ki… Oysa su, başkasının olsa da boğulmanın her zaman şahsi olduğunu unutuyor.

Bu asırda ateşin kendisini değil de dumanını seven bir nesil yetişti.

Birinin samimiyetle secdeye varışını izlemek, ruhlarda büyümüş o çorak kuraklığı gidermeye yetiyor sanıyor insanlık…

İnanamıyor ama inananın varlığı ona yetiyor; sanki onun imanı kendi adına da bir boşluğu dolduruyor.

Sevginin o saf haline dışarıdan tanıklık ederken, kendi eksikliğini sahte bir hüzünle kefenleyip toprağın altına gömüyor.

Sev(e)miyor artık insanlık; sadece sevgiyi temsil eden o parıltılı imajı alkışlıyor. Bir başka deyişle; seveni seven sevgi-bilmezin sevgisi (!), sevgisizliğinin üzerini örten kalın bir mazerete dönüşüyor.

Böylece insan, geldiği şu kısacık hayatta özne olmaktan vazgeçerken, izlemekle yetinmeyi eylemin yerine koymaya başlıyor, yani yaratılmış eşsiz özünü nesneleştiriyor. Kendi içinde yankı bulamayan hakikatleri, başkalarının hikâyesinde meşrulaştırıyor.

Bu, bir vitrine bakıp karnını doyurabileceğine inanmak gibi sahte bir yanılsama… Başkasının mutfağında pişen aşla doymaya çalışırken, kendi ocağını yavaşça söndürdüğünü fark etmiyor bile…

“Ben” demek artık kibir değil, bir korku beyanı haline geldi. Çünkü “ben” diyen, o kararın altında ezilmeyi de göze almalıydı. İnsanlık ise sorumluluğun o ağır ve soğuk yükünden kaçmak için, iradesini kalabalıkların anonim kucağına bıraktı.

· Bilmeyi değil, malumat yığınları arasında sürüklenmeyi seçti.

· İstemeyi değil, istenilene yönelmeyi tercih etti.

· Eylemi değil, eylemi yapanın sırtını sıvazlamayı görev bildi.

· Sevmeyi değil, sevgiyi dünyevileştirmeyi seçti.

Böylece her biri, kendi hayat hikâyesinde “başrol oyuncusu” olmaktan çıkıp, jenerikte adı bile geçmeyen birer “figüran” oldu. Onayladıkça eksildi, tekrar ettikçe silindi.

Şimdi her akşam, başkalarının coşkusuyla şişirilmiş bir balon gibi yatağa giriyor çoğu…

Sabahları ise sönmüş birer boşluk olarak uyanıyor.

İnsan, kendi yokluğuna ne kadar dayanabilir ki?

Bir gölge, ışık söndüğünde nereye sığınabilir?

Belki de bu çağın ya da bu insanlığın en büyük trajedisi, “esir” oldukları ve giderek “silikleştikleri” halde, kendilerini daha “özgür” ve daha “hafif” sanmalarıdır.

Oysa üzerlerinden attıkları o benzersiz, o ağır yük/emanet, aslında onu bu serüvende sabit tutan tek şeydi: Özneliğimiz…

Soru hala orada, bir uçurumun kenarında asılı duruyor:

Başkasının şarkısını alkışlarken, kendi sesinin suskunluğuna ne zaman ağlayacaksın?