Vecizelerinden belli olur bir İnönü

Abone Ol

İsmet İnönü’nün bu ölüm yıldönümünde rastladığımız 10 maddelik bir sosyal medya paylaşımının ilk 5 maddesini tartışmaya açmak ve itirazlarımızı zabıtlara geçirmek istiyoruz. İddialılarki vecizelerini numaralandırmışlar.

Vefat saatini onu anlatan siteler 16.40 olarak yazıyorlar. O gün, vefatın geç bir saatte açıklanmasına, Vefa’daki bir kıraathanede, törene uygun olsun diye sabaha bırakacaklarmış ama riski göze alamamışlar, yorumunu duymuştum semtin ağır bir ağbisinden. Aradaki saat farkı, beni de bu teze taraftar kılmıştı.

1- “Gerekirse yeni bir dünya kurulur ve Türkiye de orada yerini bulur.”

Bizim de 18 Ağustos 2018 tarihli ve “Köleci düşünmeye karşı bana ne Amerika’dan” başlıklı yazımızda ortak olduğumuz bir yanlışı düzeltelim önce.

İnönü bu sözü ünlü “Johnson mektubu”ndan 50 gün önce yayımlanan Time dergisine verdiği röportajda söylemiş.

O yazımızda da belirttiğimiz gibi kalemşoru Y.Z.Ortaç’ın dahi hazmedemediği ve hatta dergisindeki başyazısında “Dostluk bağının bizde olan ucunu da Amerika’ya vermek ve Amerika’nın telaşlı hınk deyicisi olmak”la itham ettiği İnönü’nün, bu beceriksiz ve pasif tavrını kabul etmeyen insanımız, o röportaj sözünü, ilgisiz olmasına rağmen 50 gün sonraya taşıyarak, onun şahsında Türkiye’ye, icabında direnebilen ülke pozisyonu vermek istemiştir.

Yeni bir dünya kurulması gerektiğinde Türkiye orada olmayacaktır ama, sonra gidecek kendine bir yer bulacaktır, gibi kelimelerle izahı ancak yapılan bu İnönü cümlesindeki manasızlık artık bilinmelidir.

2- “Sizi aç bıraktım ama, babasız bırakmadım.”

Ekmek karneli Milli Şef yıllarının, partisince, bu cümleyle savunulmasının karşılığı olmadığı 1950 seçimleri öncesinde farkedildiğinde, DP’lilerin İsmet Paşa’ya asker kaçağı iftirası attıkları yalanı devreye sokulmuştu.

“Sizi aç bıraktım” itirafı, milli Şef başarısızlığının tescil cümlesidir. Babalı olmak/kalmak mı istersiniz, aç yaşamak mı? İsmet Paşa CHP’sinin bu tercih zorlamasındaki babasız bırakılmada tokluk vardı/oldu hissine de kapılmamalı insanlar. Çocuklar aç bırakıldı, babaları da..

3- “İktidarda kalmak değil, itibarda kalmak önemlidir.”

İnönü bu “vecize”sini ne zaman, hangi ortamda, neyi kastederek söyledi araştırmamıza verilen bir cevap var. DP’nin 1950 zaferinden sonra. Hatta DP’nin “zafer” kutlamalarını önlemek için çok partili hayata yol vermesini kastederek “Bu benim zaferimdir” demişse de itibar edilmemiştir.

Hezimetini, itibar sahibi olmakla örtmeye çalışan İnönü’nün hayatından iki anekdotu hatırlatmamızın zamanıdır şimdi.

Menderes’in idamından sonraki bir gün, Başbakan İnönü Maçka Vişnezade’deki konağında davetlisi gazetecilerle kahvaltıdadır. Onlara bir sorusu vardır. Doktorların ısrarı ile sigarayı bırakmıştır ama, içmek de istemektedir. Davetlisi gazetecilerin cevabını merak ediyordur.

İşte o gün orada, o özel davetlilerden biri şu cevabı verir: Tekrar başbakan olmak için başbakan astırıyorsunuz da, tekrar sigaraya başlamak istemenizi mi bize soruyorsunuz?

İkinci anekdot ise daha hazin. Johnson’un mektubunun geldiği o 64 Haziran’ının sonuna doğru, Johnson’un gönderdiği özel jetle Amerika’ya giden başbakan İnönü’yü, kalemşoru anlatıyor: “Son derece başarısız, son derece verimsiz, son derece güvensiz bir Amerika yolculuğundan, torunlarına aldığı birkaç oyuncaktan başka birşey getiremedi.” (Bakınız bahse konu o yazımız)

İktidardaki İnönü’nü ve itibarı... Biz sadece iki örnek verdik.

4- “Büyük devletlerle ilişki kurmak, ayı ile yatağa girmeye benzer.”

Övünülerek paylaşılan bu İsmet Paşa vecizesi, diplomat yönünü ne güzel anlatmış.

Büyük devletler var,

O büyük devletlerle ilişki kurmak isteyen ve fakat büyük olmayan ve hatta büyük olmak hayali de olmayan bir Türkiye var.

Kabulü böyle olan İnönü, bu tespitini niçin kayda aldırıyor? Sorusuna cevap aradığımızda, fedakarlığının milletince takdir edilmesini istiyor, kanaatine ulaşırız.

4. maddedeki bu vecizesini paylaşan İnönü hayranlarından bu noktada, milletimiz adına, bir talepte bulunmamızı hoş görsün insanlarımız. Zira bu ülkede, ormanlarında ayı olduğu bilinen şehrimizin yollarında, “Ayı çıkabilü” levhası var, esprisinden başka bizi gülümseten mizah kırıntısı yok. Dolayısıyla adı geçen orman hayvanı ve bir insan, yatakta karşılaştıklarında ne oluyor ki, İsmet Paşa bir fedakarlık vurgusunda bulunuyor?

DP yıllarının ilk aylarında Amerika ile ilişkilerimize, “Köle olacak kadar gevşetmeden, kopacak kadar germeden” diyerek kendince bir vasıf kazandırmaya çalışan İnönü’nün, köle olabileceğimiz ihtimalini dillendirmesini de değerlendirmeli yataklı sorumuza cevap arayanlarımız...

5- “Hiçbir ülke yoktur ki, kendi içinde bizimki kadar çok hain yetiştirmiş olsun.”

Bu İnönü vecizesini okuyan herkesin ve özellikle bu sayfanın takipçilerinin aklına Cem’in ünlü karikatürünün gelmesini önleyecek girişimde bulunmak elbette bizim haddimiz değil. Akıllara zincir vurulamaz ve hatırlama güçleri kınanamaz.

O ünlü karikatürün kahramanın ağzından  namussuzlar, şerefsizler, hainler kelimeleri peş peşe dökülürken, karısının neden sorusunu da cevaplıyordu: Başkalarına öyle demesem, benim öyle olmadığım nasıl bilinecek?

Hatırlama eylemini bitiren insanlar, dönerler, İnönü vecizelerinin 5. sini bir daha okurlar.

“Hiçbir ülke yoktur ki...” Bu bir iddiadır ve içinde, ülkesindeki insanlardan fazla bilmeyi de barındırır. Türkçesi “Bütün ülkeleri herkesten çok ve en iyi ben bilirim” demektir.

“Kendi içinde” vurgusu, kendi dışında olgusunu da kapsar.

Olumsuz verimlilik derseniz buna, içerisi dışarıya fark atıyordur.

“Çok hain”i olan ülke biziz. Üstelik yetiştiren de biziz.

Ömrünün elli yılından fazlasını, bir ülkeyi yönetmekle veya yönetenleri yönetmekle geçinmiş ve 15 Temmuz’u yaşamamış bir politikacı, hangi yaşında söylemiş olursa olsun, ülkesinde doğup büyüyen ve yetişen insanların içinde “çok hain” olduğunu itiraf ya da iddia ediyorsa, yahut ülkesinin insanlarını böyle etiketliyorsa, o “çok hain”lere emek vericilerin nerelerde aranması gerektiğini de belirtmiş sayılır.

Hatta bu kanaati İnönü’nün, yanında yöresinde bulunmuşlarda da görülmüştür. Etkilendikleri orandadır İnönü’ye yakınlıkları. Biz bir tanesini, son başbakanının ona çok benzerliğini daha önceleri da yazmıştık ama, şimdi bir daha bahsedelim.

1960 Haziranı’nın son günü. Kanlı ihtilalin üstünden henüz bir aydan birkaç gün fazla bir zaman geçmiş. Ölüm döşeğinde son saatini yaşayan, İnönü’nün son başbakanıdır ve adı Hasan Saka’dır.

Ziyaretçisi inönü’ye derki: Bu dünyada senin üstünde nasıl titrediğimi bilirsin. Orada da öyle olacağım. Senden isteğim, bunların hepsini vatana ihanet suçlamasıyla astırmandır.

Doktorunun, İnönü çıktıktan yarım saat sonra öldü, dediği o politikacının son cümlesindeki “hepsini vatana ihanetle” suçlamasının, 5. Vecizedeki “çok hain yetişmiş”likle paralelliğine bir kere daha dikkatler çekilmelidir.

“Vecizelerinden belli olur bir İnönü” dedik yazımızın başlığında. Muradımız, İnönü’deki bu acılığı, bu ağırlıksızlığı sayfamızın bekçilerine tattırmak değildi. Bu vecizeleri paylaşarak, sorgusuz sualsiz ve mantık ilmini reddederek yaşamak erdemsizliğini, teşhircilik ve gösterişçilik rahatsızlıklarıyla örtmeye çalışan insanlarımıza, o “çok hain”lerin yetişmişliklerinden fazla üzüldüğümüzü anlatmak istemiştik.

BİR TÜRKÜMÜZ DER Kİ: SEN BENİMSİN, BEN SENİN HER SÖZE KULAK ASMA

Türkiye basın yayınının kalbinin, şimdi yok edilen ve mahalleleri, caddeleri, sokakları bir başka ilçeye (Fatih) ödül olarak verilen Eminönü’nün Bab-ı Ali ve Cağaloğlu semtlerinde attığı yıllarda, ihtilalcilikten politikacılığa geçmiş insanlarımızın arkalarında gezen yamakları olurdu.

Onlardan birini T.Özal, milletvekili ve bakan yapmıştı; ben ne anlarım çalışma hayatından, itirazına rağmen... Okuyan namıyla maruf o kişi, gazetelere teksirde çoğalttığı bir yazıyı servis ederdi. Genellikle o teksir kağıtlarında, sayın Başbuğ’umuz öyle derken, şöyle demek istemiştir gibi açıklamalar olurdu.

Son haftanın aktüel eylemi, mizah sanatçıları Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in bir muhalif tv kanalındaki sohbetlerinde geçen bir fikir beyanının, bir kanaati seslendirmenin muhtevasına yorum bildirme, yorum katma yarışına girilmesiydi, muhataplarca ve muhatapların katibi adamlarınca...

Her gazetede ve internet sitesinde, programda yapılan konuşmaların tam metni yayınlandığından biz sadece tepki çeken cümleleri alarak burdan başlayacağız sosyolojik analizimize.

“Belki liderini ayağından asarlar, belki mahzenlerde zehirlenerek ölür, belki başka liderlerin yaşadığı gibi kötü sonlar yaşayabilir... Ama bize yazık olur, biz harap oluruz.”

Metin Akpınar’ın bu cümlelerini alıp yazılarına malzeme eden köşeli kalemcilerin “Hak dağıtıcı”lıklarının arka tarafından sızan yağlardan, üstümüzü başımızı koruyalım önce.

“Cumhurbaşkanı olsanız...

Nasıl öldürülmem gerektiğini tarif ediyor, düşüncesi aklınıza gelmez mi, dahası hiddetlenmez misiniz?”

Sayın Cumhurbaşkanı’nın tepki vermesinin haklılığını, Cumhurbaşkanı olsanız, diyerek kendi kendine gelin–güveylikle ispatlamaya çalışmış biri...

Yetinmemiş, “Metin Akpınar’ın öyle deme hakkı varsa, Cumhurbaşkanı’nın da sert tepki gösterme hakkı var.” Diye yazmış...

Sayın Cumhurbaşkanı’nın sert tepki gösterme hakkının olduğunu en iyi biz biliriz ve kullanıldığında da işte böyle tasdik ederiz, ukalalığının ve had bilmezliğinin ilanının kınanmasını tarihçilere bırakarak, olayın, yaşanma yanlışlığı üzerine birkaç kelam edelim.

Bu ülkenin Cumhurbaşkanı’nın suikasta uğrama, öldürülme, o konuşmada söylendiği gibi ayağından asılma, mahzenlerde zehirlenme hayali kimde var ki, hemen tarifi yapıldı, tanımlandı denilerek sahipleniliyor?

15 Temmuz’u anlayamamak ve daha kötüsü benimsememek değilse bu itirazlar, nedir? O sanının sahiplenilmesinin temelinde, FETÖ ile mücadelede, beklenilenin, hesap edilenin elde edilemediğine dair düşünceler olmaz mı?

Ameliyat masasını son dakikada terketmiş bir Cumhurbaşkanı var bu ülkenin. 15 Temmuz kanlılarının, kime, neyi, nasıl yapacaklarına dair ifadeler, çizimler günlerce medyada yer almışken… Madem öyle, işte böyle dolmuşculuğu artık prim yapmamalıdır.

Makam masamın üzerine Menderes’in idam resmini koydular, diyen başbakan Demirel’e yakın durmayan medya yılları, bu ülkenin mazisinde kalmıştır.

27 Mayıs’ın hemen ertesi haftasında, “Asmalı kahve” levhasındaki “Asma”yı vurgulu gösteren karikatüristlerimiz öleli de çok oldu. Gerçi onlar geçinmek zorundaydılar. Zira patronları öyle istiyordu.

Cuma selamlığında dervişlere “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var” dedirtilen bir terbiye geleneği de yaşadığımız düşünüldüğünde, acaba diyesi geliyor insanın, yeni sistem kendine bir üslup mu arıyor yahut oluşturuyor.

Tehdit ettiği belediye başkanı şikayette bulununca, nasıl ispatlayacaksın diye yazabilen siteciler; ülkemizde ehliyet, liyakat ve ahlâk sorunu var suçlamasıyla başlıyorlar, Cumhurbaşkanı’na destek turuna çıktıkları tahrir ödevlerine.

Metin Akpınar’ın son cümlesine bir daha bakalım. “Ama bize yazık olur, biz harap oluruz.”

Bir liderin asılmasından, zehirlenmesinden hoşnut olacaklar suçlamasının yöneltildiği o tiyatrocular, kaybedenin ülke olacağını, kendimiz olacağımızı vurguluyorlarsa, bu durumları neden gözlerden ve yorumlardan saklanıyor?

Söz konusu kişilerin, faşizm vurgusuyla anlattıkları, hani şu ne istemişse verilenler, 15 Temmuz ihanetlerinde de istediklerini alsalardı, bize yazık olmayacak mıydı, ülkemiz harap olmayacak mıydı?

O tiyatrocuların eksik ve güçsüz söylemlerini, başka kasıtlarla başka kapsama alanlarına çeken kalem esnafları için, iktidarlarında geçen yirmi yılda, o tiyatro ustalarının tahtına adaylar yetiştiremediklerinden de kaynaklanıyor olabilir kızgınlıklarının bir kısmı demek, psikanalistlerin işidir, bizim değil.

Sayın Cumhurbaşkanı’mızın tavrını kollayarak, durumdan vazife çıkaran o köşelerin katipleri, konuşulmaması gereken talihsiz kelimelerdir, gibi yazılar döktürselerdi, Cumhurbaşkanı’mız sert tepki göstermek hakkını kullansa dahi ne gerginlik bu kadar olur, ne de kamplaşmalar artardı, dememizde de umarız bir sakınca yoktur.

BURDA BİR PAPAZ TUTUKLANINCA

Haber sitelerinde, Dışişleri Bakanı’mız Çavuşoğlu’nun resminin yanında bir açıklama vardı.

“New Jersey’de bir imamın tutuklandığını, New York’ta vatandaşlarımız bize söyledi.”

Yazı hayatımın ilk gününden itibaren ve bu gazetedeki yazılarımda İmam, Hacı, Hoca gibi mukaddeslerimizin manaları haricinde kullanılmalarına karşı çıkmış, tavır koymuş, itiraz etmiş bu ülkenin bir insanı olarak, yukarıda allattığımı gördüğümde üzüntümü sizlere tarif edemem.

Bir başka ülkede, tutuklanan bir imam...

Dışişleri Bakanı neşeyle bildiriyor.

Ona da neşeyle bildirmiş vatandaşlarımız.

İstihbaratın nerde? Bakanlık teşkilatın nerde? O vatandaşlarımız ki, bir başka vatandaşlarımızın enişteleri oluyordur mutlaka.

İmam kelimemizin düşürüldüğü bu halden, o haber sitelerinde çalışan ve Dışişleri Bakanı’nı çok seven bir “imam” çocuğu, torunu dahi yokmuş ki, bizim üzülmemize çok yabancılar.

Dışişleri Bakanı, Trump’un liste istediğini, 84 kişilik liste götürdüklerini, ilgili kişilere verdiklerini, FBI’ın FETÖ soruşturmasını ciddiye aldıklarını özellikle belirttikten sonra, imamın tutuklandığı müjdesini vermiş.

İmam, bizim bildiğimiz imam değilse...

O kişiyi anlatmanın, tanımlamanın başka bir yolu, yordamı olmalı.

İmam-Hatip okullarımızın adındaki imam kelimesini kullanarak yanlış insanları işaret etmek, eski bir politikacı ağzıyla söylersek hatadır, ayıptır, günahtır. Bizi de çok üzer. Yazılması gereken bir noktası daha var, Dışişleri Bakanı’nın açıklamasının.

FBI niçin bilgi ve liste istiyor?

Kendi bilgilerini yeterli bulmuyorlar mı, yoksa aradıkları bir şey mi var, şüphelerini doğrultacak...

Biz bunları koruyoruz ama, bunlar ki vatanlarını satan insanlardır, başkalarına çalışmalarını engelleyecek ahlâkta da olmadıklarına göre... Bu onların testi.

Ayrıca, bunları anlayanlar, bakalım doğru anlamışlarmı?

Bu da Türkiye’nin...