Vazife ve Menfaat arasında İnsan!

Abone Ol

İnsanın eylemi, yalnızca dışarıdan görünen bir hareket değildir; onun ardında bir niyet, o niyeti taşıyan bir irade ve iradeyi dünyaya çıkaran bir tercih ve eylem vardır. Bu yüzden İslam düşüncesinde amel, sadece yapılan şeyle değil, onu doğuran niyetle birlikte değer kazanır. Aynı davranış, niyet değiştiğinde başka bir ahlaki mahiyet kazanabilir. Bir yoksula verilen ekmek, Allah rızası için verildiğinde sadaka; gösteriş için verildiğinde nefsin pazarlığı olur. Bir başka deyişle; eylemin sureti aynı kalsa da ruhu değişir.

Buradan iki ayrı bilinç doğar: vazife bilinci ve menfaat bilinci…

Vazife bilinci insanın içinden, vicdanından ve Allah’a karşı sorumluluk duygusundan yükselir. Menfaat bilinci ise çoğu zaman dış dünyanın ölçülerinden, kazanç hesaplarından, makam arzusundan, görünür başarıdan ve insanların takdirinden beslenir. Vazife, insanın “Ben bunu yapmalıyım; çünkü doğru olan budur” dediği yerde başlar. Menfaat ise “Bundan bana ne çıkar?” sorusunun gölgesinde şekillenir.

İslam ahlakında vazife, yalnızca görev yapmak değildir; emaneti taşımaktır. İnsan, yaratılmışlar içinde irade sahibi kılınmış; adaletle, merhametle, doğrulukla ve iyilikle sorumlu tutulmuştur. Bu sorumluluk, dış baskıdan önce iç murakabeye dayanır. Kimsenin görmediği yerde doğru kalabilmek, vazife bilincinin en açık işaretidir. Çünkü vazife sahibi insan için asıl şahit kalabalıklar değil, Allah’tır. Bu sebeple onun eylemi pazarlık taşımaz; iyiliği, karşılık beklediği için değil, iyilik hakikat olduğu için yapar.

Tarih boyunca büyük ahlaki kırılmalar da çoğu zaman bu iki bilincin çatışmasından doğmuştur. Peygamberlerin mücadelesi yalnızca putlara karşı değil, menfaat düzenine karşı da olmuştur. Çünkü put bazen taştan yapılmaz; bazen servet, bazen iktidar, bazen kabile gururu, bazen de kişinin kendi nefsidir. Mekke’nin ileri gelenlerinin hakikate direnişi, çoğu zaman hakikatin zayıflığından değil, hakikat kabul edildiğinde menfaat düzenlerinin sarsılacak olmasındandı. Bu yüzden menfaat bilinci yalnızca bireysel bir zaaf değil, zamanla toplumsal bir zulüm düzenine dönüşebilir.

Vazife sahibi insanın eylemi ahlakidir; çünkü merkezinde hak vardır. Menfaat sahibi insanın eylemi ise dar anlamıyla siyasi bir karakter taşır; çünkü merkezinde güç, fayda ve sonuç hesabı vardır. Buradaki siyasilik, yalnızca devlet işleriyle ilgili değildir. İnsan aile içinde, ticarette, dostlukta, hatta dindarlık görüntüsü altında bile siyasi davranabilir. Yani hakikati değil konumunu, adaleti değil çıkarını, emaneti değil kazancını önceleyebilir. Böyle olduğunda iyilik bile bir araç hâline gelir; sözler samimiyetini, davranışlar bereketini kaybeder.

Oysa İslam’ın insandan istediği, eylemin dış görünüşünü süslemekten önce kalbin istikametini düzeltmesidir. Niyet bu yüzden merkezîdir. Niyet bozulduğunda ibadet bile gösteriye, hizmet bile tahakküme, ilim bile kibre dönüşebilir. Buna karşılık niyet temiz olduğunda küçük bir davranış bile büyük bir ahlaki değere kavuşur. Bir yetimin başını okşamak, bir borçluyu incitmeden beklemek, pazarda eksik tartmamak, emaneti sahibine teslim etmek, öfkeliyken adaleti korumak… Bunlar dışarıdan sıradan görünse de vicdanın dünyaya açılan kapılarıdır.

Vazife bilinci insana vakar kazandırır; çünkü o, yaptığı iyiliğin karşılığını insanlardan beklemez. Teşekkür edilmediğinde kırılmaz, görülmediğinde eksilmez, alkışlanmadığında yolundan dönmez. Menfaat bilinci ise insanı sürekli dış dünyanın eline bırakır. İnsanların bakışıyla yükselir, onların ilgisizliğiyle çöker. Bugün fayda gördüğüne yaklaşır, yarın faydasız bulduğunu terk eder. Böyle bir bilinçte sadakat zayıflar, vefa incelir, adalet ise şartlara bağlı hâle gelir.

Bu noktada asıl mesele, insanın dünyayla ilişkisidir. Dünya bütünüyle kötü değildir; fakat insan dünyayı amaç hâline getirdiğinde kötülük başlar. Mal, makam, itibar ve güç birer emanetken insan onları benliğinin merkezi yaptığında menfaat bilinci doğar. Vazife bilinci ise dünyayı inkâr etmez; fakat onu ahiretin terazisine koyar. Kazanır ama haksızlık etmez. Yönetir ama zulmetmez. Konuşur ama hakikati eğip bükmez. Başarır ama kibrine yenilmez.

Bu sebeple vazife ile menfaat arasındaki ayrım, yalnızca ahlaki bir tercih değil, insanın kim olduğunu belirleyen derin bir imtihandır. İnsan her gün bu iki çağrı arasında durur. Biri içerden, sessiz ama ağırbaşlı konuşur: “Doğru olanı yap.” Diğeri dışardan, parlak ama aldatıcı seslenir: “Kazanacağını düşün.” Birincisi vicdanı diri tutar; ikincisi nefsi büyütür. Birincisi insanı kul yapar; ikincisi insanı kendi çıkarlarının kölesi hâline getirir.

Sonunda her eylem kendi meyvesini verir. Vazifeden doğan amel, karşılıksız bir iyilik olarak insanın hem kendisini hem çevresini onarır. Menfaatten doğan amel ise ilk bakışta kazanç gibi görünse de zamanla güveni, merhameti ve adaleti aşındırır. Çünkü çıkar üzerine kurulan ilişki, çıkar bittiğinde dağılır; fakat vazife üzerine kurulan ahlak, şartlar değişse de ayakta kalır.

İnsanın asıl büyüklüğü, ne kadar kazandığında değil, ne uğruna hareket ettiğinde saklıdır. Vazife bilinciyle yaşayan kişi, dünyada iz bırakır; menfaat bilinciyle yaşayan kişi ise çoğu zaman dünyadan pay alır ama kendinden bir şey kaybeder. İslam’ın insana öğrettiği ölçü de burada belirir: Eylemini kalbinle tart, niyetini Allah’ın huzuruna çıkar, iradeni hakka bağla. Çünkü insanın yaptığı şeyden önce, onu niçin yaptığı sorulacaktır.