Vasıf her şeyin belirleyicisidir. Emek ise vasfın görünür hâlidir. Yıllar önce bir reklam vardı: “İmaj hiçbir şeydir, susuzluk her şey.” Türk futbolunun son yıllardaki hikâyesi de biraz buna benziyor. İmaj çoktu; manşetler, övgüler, ekranlarda kurulan büyük cümleler, sosyal medyada dolaşan hamaset yüklü beklentiler… Ama vasıf yoktu. Ve sonunda gerçek, bütün makyajları silerek ortaya çıktı.
Bir ülkenin yirmi yılı aşkın süredir süren büyük futbol susuzluğu vardı. 2002 Dünya Kupası’nın ardından her turnuvada yeniden üretilen umutlar, her jenerasyona yüklenen tarihsel misyonlar ve her başarı kırıntısının bir altın çağa dönüştürülmesi alışkanlığı… Bu susuzluk öylesine büyüktü ki, insanlar gerçekliği görmek yerine görmek istediklerine inanmaya başladı.
Futbolun en tehlikeli yanı da budur zaten: Beklentiler, hakikatin önüne geçtiğinde ortaya büyük yanılsamalar çıkar.
Bugün yaşadığımız hayal kırıklığının sebebi yalnızca alınan sonuçlar değildir. Sorun daha derindedir. Sorun, Türk futbolunda uzun zamandır liyakatin yerini görüntünün almış olmasıdır.
Federasyonun tepesinde bulunan isimlerden teknik heyete kadar uzanan yapıda ciddi bir vasıf problemi göze çarpmaktadır. Futbolun kurumsal aklı olması gereken makamlar, çoğu zaman günü kurtaran açıklamalarla ve hamasi söylemlerle varlık göstermektedir. Eleştiriyi düşmanlık, sorgulamayı ihanet, başarısızlığı ise kader olarak gören bir zihniyetin ürettiği sonuç bundan farklı olamazdı.
Kendisini sürekli millî duygular üzerinden tanımlayanlar, çoğu zaman millî takımın gerçek ihtiyaçlarını görmezden geliyor. Çünkü milliyetçilik ile profesyonellik aynı şey değildir. Bir görevi iyi yapmak için yüksek sesle aidiyet beyan etmek değil, o görevin gerektirdiği bilgiye, karaktere ve ehliyete sahip olmak gerekir.
Sahada da durum farklı değildir.
Oyuncuların önemli bir bölümü, haklarında oluşturulan algının gerisinde kalmaktadır. Avrupa’nın çeşitli liglerinde forma giyiyor olmak tek başına büyük futbolcu olmak anlamına gelmez. Modern futbol artık sadece yetenek oyunu değildir; disiplin, karakter, süreklilik ve zihinsel dayanıklılık oyunudur. Ne yazık ki millî takım forması altında zaman zaman yeteneğin emeğin önüne geçtiği, potansiyelin performans yerine ikame edildiği bir tablo ortaya çıkmaktadır.
Oysa büyük futbol ülkeleri yıldız üretmekten önce sistem üretir. Oyuncular sistemin sonucu olarak ortaya çıkar. Biz ise her nesilde birkaç yetenekli oyuncu bulup onları bir kurtarıcı hikâyesinin merkezine yerleştiriyoruz. Sonra da gerçeklerle karşılaşınca şaşırıyoruz.
Bu süreçte medyanın rolünü de görmezden gelmek mümkün değildir.
Türk spor medyası uzun yıllardır analiz yapmak yerine duygu üretmektedir. Bir maçtan sonra dünyanın en iyi takımı, sonraki maçtan sonra ise dünyanın en kötü takımı ilan edilen bir millî takım gerçeğiyle yaşıyoruz. Başarıda ölçüsüz övgü, başarısızlıkta ölçüsüz linç… Böyle bir iklimde ne sağlıklı değerlendirme yapılabilir ne de sürdürülebilir gelişim sağlanabilir.
Oysa futbol sabır işidir. Kurumsallaşma işidir. Vasıf işidir.
Bugün yaşanan hayal kırıklığı, aslında yıllardır ertelenen yüzleşmenin sonucudur. Türk futbolunun ihtiyacı yeni sloganlar, yeni kurtarıcılar veya yeni algı kampanyaları değildir. İhtiyaç duyulan şey liyakat, planlama ve emektir.
Çünkü futbolun da hayatın da değişmeyen bir kuralı vardır:
İmaj bir süre insanları ikna edebilir.
Ama sonucu daima vasıf belirler.