Varlık ve Eğitim

Abone Ol

Varlığın kendinde ne olduğu sorusu insanoğlunun gaye sorusudur. İnsanlığı bütün yapıp etmeleri ve gayretleri bu temel soruya cevap arayışından ibarettir. Klasik dönem olsun modern dönem olsun insanın temel hedefi varlığı özelde kendi varlığını tahakkuk ettirmektir. Bu tahakkuk ediş bütün eşyayı anlamlı kılan idrak seviyesine işaret eder. İnsanın kendisini bilmesi varlığı bilmesinin imkânını oluşturur. Varlık düşüncesi açısından insanın bildiği en kesin bilgi ben idrakidir. “Ben varım” önermesinde ki “varım” ifadesi insanın duyusal tecrübesi sayesinde diğer eşyaya taşınır. Bu bağlamda insanın kendi varlığını bilmesi eşyayı var olarak bilmesinin imkânını oluşturur. İnsanoğlunun insanın kendinde ne olduğuna vereceği cevap varlığın kendinde ne olduğuna vereceği cevapla aynıdır. Çünkü varlık tanımlanamaz ve varlıkta var olmak bakımından bir çokluktan bahsetmemiz mümkün değildir.

Her bilimin konusu bir yönü ile varlıktır. Bütün bilimler bir yönü ile varlığı kavrama çabasının sistemleşmiş disiplinleridir. Klasik bilimler tasnifinde fizik hareket cihetinde varlığı konu edinirken, matematik adet cihetinden varlığı konu edinmektedir. Nihayetinde metafizik varlığı var olmak bakımında konu edinir ki bütün bilimsel disiplinler en üst ilim olan metafiziğe hizmet etmek gayesini gütmektedir. Herhangi bir bilim hangi konuyu ele alırsa alsın netice yaptığı bir varlık araştırmasıdır. Bu araştırma bilimsel bilginin ortaya çıkmasına imkân sağlar. Bu noktadan hareketle bütün eğitim süreçlerinin yegâne gayesi yakın ve uzak gelecekte bireyi varlık idrakine ulaştırmaktır.

Gelenek açısından varlık sorgulamaları hakikat arayışıdır. Modern olanın aksine gelenek için hakikat sabittir. Ve bu sabit olan hakikat evrensel ve aşkınlık ifade eder. Hakikatin ne olduğu, nerede olduğu soruları düşünce ekolleri içerisinde farklı şekilde değerlendirilse de bir hakikatin varlığında ittifak söz konusudur. Bu bağlamda bütün eğitim süreçlerinin gayesi varlığın hakikati ulaşma çabasıdır. Varlık hakikati yani gerçekliği olan bir şeydir. Bu gerçeklik onu ulaşılabilir ve bilinir kılar çünkü varlık kendinde bilinmek ister. İnsan varlığı gereği her boyutta gerçekliği hedefler. Gerçekliğinin sabit oluşu insanoğlunun kadim bilgisinin zeminini oluşturur. Bu bağlamda varlıkta ortaya çıkan kadim olma hali bazı bilgilerimizin zaman üstü olabilmesinin imkânını oluşturur. Klasik düşüncede bilgilerimizdeki değişim ise bir varlığın arazlarının değişimi ile açıklanır. Ayrıca varlığın formlarındaki sürekli değişim formlar üzerine yapılan ilmi çalışmalarda değişik neticelerin ortaya çıkmasına neden olur. Formların ötesi için varlığın değişmez oluşu söz konusudur ki bu durumda bu alana dair bilgininde değişmez olması zaruridir.

İnsanın bilme süreçleri dikkate alındığında ilk olarak değinilmesi gereken mesele ise bilginin kaynağı meselesidir. Bilgilerimiz kaynağı nedir? Aslına bu soru yöntemi aşan bir tarafa işaret etmektedir. İnsanın varlıklara dair bilgilerin kaynağı klasik düşüncüde akıl, duyu ve mütevatir haber olarak sıralanmıştır. Mütevatir haberin bilgi kaynağı oluşu İslam toplumlarına has bir durumdur. Bu kaynağa sahip olmak hem imkânı hem de aşılması gereken bir problemi birlikte getirmektedir. İmkândır çünkü varlık hakkında inananları için kesin ve değişmez bilgiler vermektedir. Problemdir zira evrensellik iddiasının nebevi bilgi ile sağlanması edilmesi sanıldığı kadar kolay değildir. Müslüman mütefekkirler bu sorunları aşmak için çeşitli gayretlere ve izahlara girmişlerdir. 13 yy sonra mütefekkirler arasında kullanılan muhakkik kavramı bu sorunun tahkik ile aşılmasının imkânına işaret etmektedir.

İnsanoğlunu varlık âlemde faslı “akıllı” varlık olmasıdır. Akıl, insanın yegâne oluşunu ifade eder. İnsan akleder. Aynı zamanda insan bir akledişin konusu olur ve insan bu akledişten doğan bilginin konusu olur. Böylece insan hem bilen hem bilinen hem de bilgi olma özelliğini cem etme vasfına sahip bir varlığa dönüşür. İnsanın varlığın hakikatine erişmede geliştirmiş olduğu iki yöntem vardır. Bu yöntemlerin birincisi olan nazar yöntemi kişinin kıyasın formlarını kullanarak bilinenden bilinmeyene gitmesi demektir. İkinci yöntem olan müşahede ise; kişinin nefsini tezkiye ederek feyezan ilkeden gelen hakikat bilgisini idrak edebilecek bir konuma gelme sürecidir. Her iki durumda da elde edilen bilgi hakikate dairdir. Her iki yöntemin de kesinlik ve evrensellik iddiası vardır. Modernleşme ile birlikte yöntemlerden ikincisi belki de ikisi de tamamen terk edildi. Bu duruma gelmenin temel nedeni yöntemleri mecbur kılan varlık anlayışlarının terk edilmiş olmasıdır.

İnsanoğlunun akıl ve irade sahibi yegâne varlık olduğu dikkate alındığında insan, hem eğiten ve eğitilen aynı zamanda eğitim süreçlerini inşa eden varlık olmaktadır. Bu bağlamda insanın eğitimle olan ilişkisi bir süreç içerisinde kendi idrak etme faaliyetine dönüşmektedir. Kendisini idrak etmesi süreci derinleştikçe bu idrak bir varlık kavrayışına dönüşür. Böylece eğitim süreci; varlığı, insanı ve varlıkla insan arasındaki idrak süreçlerini sistemleştirme gayretinin bir diğer adı haline gelir. İnsanoğlunun bireysel yahut toplum olarak varlığı kavrayış biçimleri bütün eğitim süreçlerini belirler. Varlığın açıklanma ve anlamlandırılma süreçleri içerisinde ulaşılan hakikat ve temel ilkeler zamanla insanın bilimsel faaliyetlerinde temel belirleyici unsurlara dönüşür. Bu nedenle varlığa dair sorular aslında eğitime dair soruların zeminini oluşturur.