Bir zerdali dalı mıydı gençlik.
Ya da zeytin ağacı kadar güzel miydi yaşlılık.
Çınarın, ladinin, palmiyenin, cevizin, ardıcın koruyuculuğunda belli bir vakitten sonra.
Kahve telvelerinde bir elbise gibi biçilip dikilen zaman.
Üç vakte kadar gelecek müjdesi.
Annesi onun başındaki beyazları görünce, dizlerine vurdu, eyvah ki eyvah, o küçük bebeğinin ne zaman başına karlar yağmıştı.
Daha yuvasını kurmamıştı.
Karşılaştığı ordular halindeki genç kızlar, sanki hep kızının rakipleri idi onlar evlenecekler, kendi ciğerparesi hep kendi evinde mi kalacaktı.
Kızı da bu her şeyin sahibi anneden uzaklaşmak, bu mutfağına toz kondurmayan kadından kaçmak, yeni bir yuvaya sığınmak istemekte idi ama kimseler bu duaları dolaşan yıllara uğramamıştı.
Ayları, haftaları, günleri, saatleri sayan olmamıştı onun kadar.
Vakit zebercet bir tepsi idi ve parlaklığını yitirmekte idi günden güne.
Genç kız, elinde kirkit her boyasında, her ilmeğinde düşündüğü müstakbel yârini; halıların motiflerine, kıvrık dallara, çiçek desenlerine gizledi.
Rayların elleri boş kalmış, trenler gelmez olmuştu.
Bahçe şakayık dolmuştu.
Bahar geçip de Kasım geldiğinde yaz çiçekleri ölüp de kasımpatılar fidelendiğinde, kasvet kaplıyordu kalbini annenin.
Daha dün gibiydi geçen Kasım diktiği fidanlar.
Sabahları yeni bir umutla açıyor perdeleri, kahvesini yapıyor telvelere takılıp kalıyor bir işaret arıyordu.
Akşamları kahırla kapatıyordu perdeleri.
Derâliye de, vakit daralsa da dert mi biter.
Aklında bakır leğenler, zevraklar, siniler; kızının çeyizi için ayrılmıştır kenara, bakmayalı kalayı kaçmış, iki iş çıkmasın diye hep o hayırlı vakti beklemektedir.
Fecirde kalkıp yakarmakta, gece, teheccüte değin sürmekte niyazları.
Çaputları ağaca mı bağlasa.
Derbâra yüz mü sürse.
Zuhal yıldızı mı, Satürn gezegeni mi dese.
Mahalleden her gelin çıkan kızın konvoyundaki arabalar siren çalarken yüreğinin ağzına geldiğini belli etmemeye çalışan kızına karşın, üzüntüsü ziyadesi ile yüzüne yansıyor annenin.
Sonra o lafını bilmez komşu, kelâm-ı kibar etmiyor; “darısı senin başına” derken ki imaları, alaylarını anlamıyor mu sanki.
Ne zamandır postacı, ulak, çapan gelmiyor; her seferinde heyecanlanıyor telefon çalarken.
Çaparhânenin bütün güvercinleri mahpus.
Birkaç gündür ama güzel rüyalar görüyor.
Bu sefer tamam sanki diyor, rakta okuyor.
Olsun da yüzbaşı değil, otuzbaşı bir zabit libası biçiyor telveye.
Karşı ki tepeden bir serçe gözüküyor, çeşmeye konup su içiyor sonra çatılarının üzerine kanatları değerek, geçip gidiyor.
Uzak diyor, uzak acı bir vakittir biliyor.
Yakın eyle diyor, avuçlarını açıp.
Güneş doğarken tekrar taze vakte umut dokuyor.