Orada okuyan çocukların hiçbirisine değil de,
Kendisinden yana esmişti rüzgâr,
Önüne katıp uçurmuştu bulutlara.
Hoş okul da denemezdi,
Tahta direklerin desteklediği o tek göz kerpiç yapı babasından, dedelerinden mirastı yoksul köyüne.
Bütün sınıflar bir aradaydı.
Öğretmen önce birinci sınıfların dersini yaptırır,
Sıra beşinci sınıfa gelene kadar sıkıntıdan patlarlardı.
Bütün öğrencileri biraz rahatlatan hep bir ağızdan bağırarak şarkılar söyledikleri müzik dersiydi.
Beden eğitimi dersi de nitekim hiçbir arada olmaması gerektiğine inanan sınıfların sevdiği kısımdı.
Hatta en fazla öğretmeni gerilir, çıkan gürültüye aldırış etmemeye çabalasa da nasıl yorulurdu bu arıkovanı gibi sınıftan.
Lakin bu kış için geçerliydi,
Havalar ısınıp tarla-bağ işleri başlayınca,
Hele de ilkbahardan sonra
Doğan bebek kuzular ele avuca gelince,
Ağıldan kırlara doğru seyrü sefer başladığında,
Ailenin çoban parası vermemeye bulduğu çözümdür,
Okuldaki öğrencilerin alınıp sürüye göz kulak olması için yollanması.
Öğretmenin çocukları rahatlatmak için bulduğu en akıllı çözüm,
Dışarıda ağaçların altında açık havada ders yapmaktı.
Bundan bütün çocuklar memnun olurlardı.
Şimdi o günler fazla uzağında değildi,
En büyük ödülü paydos zili çalınca,
Sağ salim öğrenciler okuldan ayrılınca,
Okulun yanındaki lojmana geçip küçük tüpün üzerine çaydanlığını yerleştirip köyün bakkalından aldığı yiyecekle karnını doyurup çay kupasını eline alıp, o enfes zamana adım atmasıydı.
O değerli zaman kitaplarına kavuşma anıydı.
Bütün sorumluluklarını yerine getirmiş,
Onca kalabalık çocuğa, bilgileri ve değerleri dikte ettirmiş artık kendi ikramına gelmişti sıra.
Felsefe kitapları, düşünce eserleri ile mutlu olmaktaydı.
Diğer köylerden öğretmenler gelirdi ziyaretine arada,
Onlarla kitaplar üzerine tartışmak, fikir sofrası kurmak en büyük konforuydu.
Fakat onu bir başka mesele daha heyecanlandırmakta idi.
Birkaç öğrencisinin gözlerinde o tutkulu öğrenme ışığını yakalamıştı.
Ne kadar da kendi çocukluğuna benzemekteydiler.
O da bir kerpiç okulda, öğretmeninin gözlerinde bulmuştu öğrenmenin efsunlu güzelliğini.
Meşin gibi kararmış çelimsiz kollarıyla sürüden ayrılan koyunları kovalarken akşam odasında yorgunluğunu öğretmeninin verdiği kitaplarla atmaktaydı.
Ertesi gün okuduklarından çıkardıklarını o kalabalık sınıfta anlattığında,
Öğretmeninin gözlerinde açan gülleri görmekteydi.
Diğer çocuklar işte bu çiçekleri asla görmüyordu.
Öğretmeni de sadece bu öğrencisinin gördüğünün farkındaydı.
Kendisini sürükleyen rüzgârın varsıllığı olmasa, o vahadaki pınardan suvarılmasa, belki de hâlâ köyünde o sürünün başında kalırdı.
Fakat o rüzgârın kendi öğrencilerine daha kuvvetli esmesi gerekmekte idi.
Kendisine, kendi öğretmeninden daha fazla görev düşmekte, kesinlikle bir değil birkaç değil çok fazla çocuğun bu vahadan esinlenmesini arzu etmekteydi.
Ertesi gün umudunun olduğu o birkaç çocuğa verdiği kitapların kritiğini yapacaklardı.
Çok heyecanlıydı,
Bu vahanın, çok çocuğu büyük şehirlerin okullarına uçurmasını beklemekteydi.
Kendisi güvenli bir köprü olup onları güzel liselere taşıyacaktı.