Uzun etkili narkozun adı: 27 Mayıs

Abone Ol

(“Rejimi yeniden teşkilatlandırmalı..”

Ödev bu. Ödevi alanlar belli. Ödevi veren kim )

Türk Silahlı Kuvvetleri mensupları, “hırslı politikacıların” memleketi ve rejimi buhranlı bir duruma sürüklediklerini müşahade etmişler ve onları iş başından uzaklaştırarak zararsız bir hale getirdikten başka, rejimi yeniden teşkilatlandırmak ödevini üzerlerine almışlardır.

(Eski Anayasa olmaz. Yenisi sipariş edilsin.)

Sabık ve sakıt idare en çok Anayasayı zedelemişti. O halde, hangi politikacı nesilleri gelirse gelsin, zedelenmesine kolay kolay, hattâ hiç imkân vermeyecek bir Anayasa vücude getirmek lazımdı. Silahlı Kuvvetler, Millî Komitesi delâletiyle hemen bunun çaresini bulmağa koyulmuşlardı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin sekiz profesörü, Ankara Hukuk Fakültesi’nden de kendilerine iltihak edecek ilim adamlarımızla birlikte, böyle bir Anayasa hazırlayacaklardı. Anayasa meseleleri her günkü meşguliyetleri olduğundan, istenen sağlamlıkta ve Türk Topluluğunun bünyesine uygun bir Anayasa hazırlamak bu ilim adamları için güç olmayacaktı.

(Bir ihtilal “irtica” ayağından mahrum olmamalı. Saidi Nursi’miz var, Eyüb’e gitmiş bir Başbakan var; üstelik bir de halı hediye etmiş camiye.) 

Meşhur Bediüzzaman Saidî Kürdî, sabık iktidar ele başılarına hayli çirkin görünen zamanı bediî bir hale getirebilirdi. Kıyafet kanuniyle alay eder gibi ortalıkta dolaşmasına müsaade edilen sayısı milyonları bulan müridân topluluğiyle seçimin kazanılmasında ve kendilerine ebedî iktidarın sağlanmasında mühim bir rol oynayacaktı. Efendi Hazretleri İstanbul’da görünecek, böylece hem onun kudreti, hem de bu büyük şehirde kazanma şansları yoklanmış, denemeye konmuş olacaktı. Ayrıca, Efendi hazretleri İstanbul’da yalnız da kalmayacaktı. Meş’um Londra uçak kazasından sonra kendisinde tabiat üstü kuvvetler vehmetmeğe başlayan ve etrafını da buna iyice inandıran Beyefendinin ruhâniyeti orada Efendi Hazretlerini yalnız bırakmayacaktı. Öyle ya, Beyefendi de sık sık Eyüb’e gitmemiş miydi Hattâ Eyüp camiine bir halı hediye etmemiş miydi

(Kadeş vapuru’na binmeden 2 yıl önce.. 28 Nisan Beyazıt Meydan Muharebesi)

 

Atlı polisler önlerine gelene çarpmışlar, çiğnemişler, ezmişlerdir. Ama gençler kaçmağı, ürkmeği akıllarından bile geçirmemişler, yerlerinde kalmışlardır. Şimdi onlar da, ellerine geçirdikleri taşlar, toprak külçeleri ve basit görünüşüne rağmen vurabilen her şeyle karşı koyacaklardır. Yalnız karşı koymakla kalmıyacak, zaman zaman ric’at zorunda bırakacak, sonunda da aman dileterek kaçıracaklardır. Fakat, zulüm kuvvetleri, kaçmadan önce yapacaklarını yapmağa, ellerindeki cihazların üstünlüğünden faydalanmağa çalışacaklardır. Atlı polisler, yere çömelmişler çektikleri tabancalarını gençler topluluğuna çevirmişlerdir. Gençlerin pervaları yoktur. Çünkü karşılarındakilerin, efendilerine yaranmak için, sadece ve sadece bunun için, bir aylıklarını daha alabilmek için, sahte efendilerinin değil, aylıklarını veren hakikî efendilerinin çocuklarını öldürmekte tereddüt etmiyeceklerdir.

Birden yaylım ateşi halinde tabancalarını ateşliyorlar. Gençlerin bir kaçı, delik deşik olmuş bir halde yerlere serilmişler, arkadaşlarının kucaklarına düşmüşlerdir. Ama yine, geri çekilmeği akıllarından geçirmiyeceklerdir. Öğrenci gençler, yaralı ve ölüsünü kaldırmak için milletlerarası hukuk kaidelerine bile kulak asmağı aklından geçirmeyen zulüm âleti kuvvetlerin ateşi altında yaralılarını, şehitlerini geriye taşımaktadır. Eczaneler de, orada tesadüfen bulunan doktorlar da, hemen gençlerin hizmetine koşmuşlardır. Elleri bu işe hiç yatkın olmayan kadınlar, kızlar bile hürriyet aşkına bir anda gönüllü hemşireler oluvermişlerdir. Gençlerin aralarında, zulüm kuvvetlerine kurşunlarını tükettirerek arkadaşlarını ölümden kurtarmak ister gibi, her türlü gösteriş duygusundan uzak, göğsünü layık olduğu göklere doğru yüceltip göğsünü bağrını açarak ileriye atılanlar vardır:

– Vur! diye haykırıyorlar. Vur!

Biliyorlar ki, vuruldukları takdirde ellerinden düşücek hürriyet bayrağını nasıl olsa biri gelip kaldıracak, karşılarındaki kuvvet ne kadar kavi olursa olsun, bu bayrak Mahşer sabahına kadar, Türk ellerden Türk ellere devrilip duracaktır.

Şehit hırsızları

Menderes, Bayar ve hempalarının soysuzlaştırdıkları idare içinde millet her türlü hırsızlığın onların aveneleri tarafından yapıldığını görmemiş değildi. Bunlar, parayı rahat rahat, gözlerini kırpmadan çalıyor, rahat rahat ortaklıklara girip milyonları ceplere indiriyor, bankalardan verilen kredilerden yüzde ellilerini hesaplarına geçirtiyorlardı. Bu, düpedüz, apaçık bir hırsızlık rejimiydi. İşlerine geleni dudaklarının bir kıpırdayışiyle Karun misâli zenginleştiriveriyorlar, istemediklerini Krezüs kadar zengin bile olsa meteliğe muhtaç hale sokabiliyorlardı.Fakat, Türkiye Devletinin kurulduğu gündenberi, asırlar boyunca, bu memleket şehit hırsızlığı diye bir fiilden kat’iyen haberdâr olmamıştı.

Şimdi de O’nun şehitlere saygı gibi çok eski ve kutsal bir geleneğini yıkmağa çalışacaklar, şehit hırsızlığı emrini vereceklerdi.

Emri alan uşaklar, 28 Nisan akşamı gizlice, kendilerini herşey ve herkesten saklıyarak karanlıkta şehit hırsızlığna çıktılar. Çalabildiklerini, bilinmeyen mezarlıklara gömdüler. Bazı hastaneler, şehit hırsızlığına çıkan polislere karşı, ilim ve müesseselerine yaraşan bir cesaretle direndi. 

Ankara, 28 Mayıs 

Ankara hava alanından Harbiye okuluna gelen kamyonetten yüzü allak bullak, gri elbisesi yırtılmış, kırmızı kravatı çözük bir adam indirdiler. Yanındakilerden sigara istiyordu. Bu düne kadar Türkiye’nin tek hâkimi Adnan Menderesti.

Devlet Parası

 

Aydın Vilâyet merkezine 17 kilometre mesafede bulunan 2500 dönümlük Cakırbeyli ilçesi için Devlet kasasından 100 binlerce lira harcanarak 2 muazzam beton köprü inşa ettirilmiştir. Yine Menderes’in, iktidarı zamanında çiftliği su baskınlarından korumak için hâzineden, sarfedilen paralarla bent yapılmıştır. Bu bent sayesinde Çakırbeyli ilçesi kurtarılmışsa da milletin hizmetinde olan Aydın–Muğla yolu su altında bırakılmıştır. Bu sebeple de şimdi yine Devlet hâzinesinden milyonlar harcanarak mezkûr yolun güzergâhı değiştirilecektir.

Menderes’in hâzineye verdirdiği zararlar bunlardan ibaret değildi. Meselâ, sabık başvekil hiç luzumu yok iken İstanbul’da Park Otel’de kalıyordu. Bunun için orada, hususî bir daire yaptırmıştı. Bu da onun sabık olmayacağına inandığının bir başka deliliydi. Taraftarları, diğer masraflariyle birlikte, ayda 50 bin liradan fazla tutan bu otel hesabını Menderes’in cebinden ödediğini ileri sürüyorlardı. Halbuki bu paranın örtülü ödenekten verildiği bir gerçekti. Bu hesabın yılda yarım milyon liradan fazla tuttuğu düşünülürse, beyefendi’nin zimmetine geçirdiği paranın miktarı hakkında bir fikir edinilebilir sanırız. Park Otel ve diğer lüzumsuz ziyafetlerinin hesabı yapıldığı zaman Menderes’in, hiç aylık almadan çalışan Menderes’in bu memlekete kaça mal olduğu anlaşılacaktır.

Harbîyelileri imha!

Bu bir rivayet değildir. Arkadaşlar, bunun delilleri vardır. Şöyle oluyor:

Harbiyelilerin yürüyüşünden sonra ziyadesiyle telâşlanan sabık hükümet adamları Çankaya’da toplanıyorlar. Aralarında Ankara Valisi Dilâver Argun da var..

Durum müzakere ediliyor. Bazı tedbirler ileri sürülüyor. Celâl Bayar 30 milyon insan arasında 1500 kişinin yokedilmesinden hiçbir mahzur olmadığını söylüyor. Bunları her ne pahasına olursa olsun imha etmelidir.

Nasıl imha edelim:

Harbiye’de meydana toplıyalım, bombalarla, makineli tüfeklerle kendi adamlarımız tarafından imha edelim!..

Veya yürüyüşe çıkaralım, yolda tertibat alalım, adamlarımızla bunları kurşundan geçirelim!..

Veya bu da tehlikeli görülüyorsa: İzin verelim, herkes evine gitsin, sonra teker teker evlerinden toplayıp imha edelim!.

Tabiî bu imha sırasında yalnız onlar değil, o yavrular değil, bizim de içimizden şüphelendikleri kimseler de bu imha listesinin içinde vardır.

Bunun tezahürü şöyle oluyor:

Toplantıdan çıkan Dilâver Argun yaverler odasına geliyor. Orada bizim Muhafız Alay Kumandanı güvendiğimiz arkadaş ve bir de emir subayı var.

Pür hiddet bu Harbiyeyi mahvedeceğiz. Lağv edeceğiz. Harbiyeyi dağıtacağız diyor.

Muhafız alay kumandanı Osman hayretle bakıyor yüzüne.

– Ne demek istyorsunuz beyefendi diyor.

– Lüzum yok Harbiyeye, göstereceğiz onlara diyor.

– Peki ordu subayını Harbiye ikmâl ediyor. O halde ordu ne olacak.

Dilâver Argun “İcap ederse orduyu da lâğvedeceğiz” diyor.

Bu realite ve hakikattir. Osman burada mı

Bu hakikattir arkadaşlar, Osman gibi temiz ve vatanperver bir insanın bunu hafızasından çıkarmasına imkân yoktur.

Bunun size izah etmek ve arzetmemin sebebi bunların günâhları o kadar çoktur ki, bu badireden kurtulmak için namütenahi paraları da vardır.

(Bu konuşma 8 Haziran 1960 günü Cemal Gürsel tarafından Milli Müdafaa vekaletinde yapılmıştır.)

[ Temmuz 1960 yılında yayınlamdığını sandığımız (Kansız İhtilal - Vecdi Bürün) kitabından aldık bu satırları. İfadelerdeki Silivri savunmacıları çağrışımlarından mesul değiliz. ]

BİZİ BÖYLE ÇİZİYORLARDI-43-

“Sirkatin söyledi”klerini farketmezler; bir itirafa dönüşür çizgileri bazan.

Kendileri “aydın”dır. Arkaları karanlıktır. Balta, urgan ve kurşun vazgeçemedikleri silahlarıdır. Yakma, yıkma, asma, imha en sevdikleri eylemleridir. Milleti sindirmek eziyetlerini, geri kalmış ülke insan kalmak meziyetleriyle dengelemişlerdir.

Tasalarına göre yaşarlar. Yukarıdaki itirafnamelerinde olduğu gibi..

BASINDA YALAN

 

“Türk karakterinde gaddarlık var” dedirten basıncıların iftiralarına karşı tezler (yine kendilerinden)

Ele geçirilen istibdat plânından başka bir imhâ planının da müsveddeleri bulunmuştu. Bunlardan anlaşılıyordu ki, başta Ordumuz, basın ve bütün millî müesseselerimiz, kendileri için hazırlanan imha planına uyğun olarak tasfiyeye tâbi tutulacaklardı. Efendiler rahata kavuşmak sevdalısı idiler. Basın istedikleri gibi değildi. Meselâ Cumhuriyet gazetesinde karikatürist Ali Ulvi (Uçtu, Uçtu) lejantlı bir karikatür yapmaktan çekinmemişti. Gazete kapatıldı. Ama, kurtuluş hareketinden sonra, karikatürü yapan Ali Ulvi boş bıraktığı yere, gerçekten uçan Menderes’i koyarak karikatürü tamamlayarak yayınladı.

İSTANBUL BASININ SEVİNCİ 

İstanbul basını tıpkı diğer şehirlerimizdeki basın gibi bu suiistimaller üzerinde daha yıllarca evvel hassasiyetle durmuştu. Dünya gazetesinde Bediî Faik, o zamanlar Türk Sesi gazetesini çıkaran Sarol hakkında bir kooperatife demir tahsisi dolayısiyle, elde edilen haksız kazançların hesabını yaparak dikkatle durmuştu. Sarol mahkemeye başvurdu ve mâlum kanunların yardımiyle yazarı, zekâsı pırıl pırıl, fakat ciğerleri rahatsız yazarı zâlim bir hapis cezasına çarptırdı. Halbuki, mesele basitti. Bu zat seçim propagandası yaparken cebinden bir iki buçuk liralık çıkararak halka göstermiş ve:

— İşte, demişti, iktidara gelirken, cebimde bu var. Giderken de ayni parayla gideceğim.

Bediî Faik kendisini ittiham ettiği zaman, serveti, iki buçuk liranın artık para diye ağıza almayacağı bir seviyeye, yüz binlere yükselmişti. Fakat, o zamanlar bakan olan Sarol, seçim nutkunu hatırından bile geçirmiyerek, yazan hapishaneye gönderiyordu.

Ankara basını da ayni yolda bir çok polemiklere girişti. Bunların hemen hepsi mâlum basın kanunu karşısında mahkumiyetle neticelendi. Bu bakımdan sabık idarenin devrilmesinden basınımızın ayrıca bir sevinç duymasını tabiî karşılamak lazımdır.