Tarih boyunca yaşanan savaşları ve mücadeleleri dinlerken anlatılan kahramanları tanımanın, onlarla mücadele etmenin nasıl bir duygu olduğunu düşünürüz. Ah çağımızda da böyle kahramanlar olsa da onların yanında yöresinde olsak diye iç çekeriz. Hatta bazılarımız bu kahramanlarla aynı çağda yaşamış olsalar kesin sağ kolu olacaklarını hayal ederler. Öyle ki zaman zaman tarihi dizi ve filmi izleyen insanların sanki o zamanda yaşıyormuş gibi tuhaf hallerini görürüz. İnsanın yaşamadığı olayların içinde kendini hayal etmesi, konforlu bir alan olsa gerek…
Zira nice kahramanlarla aynı çağda yaşama imkânına sahibiz de bunun farkında değiliz. Acaba bu kahramanların sağında solunda olma imkânını nasıl da ellerimizle tepiyoruz farkında mıyız? Gerçi bu nasibe ermek de her yiğidin harcı değil, değil mi?
Kahramanlar demişken…
Çağımızın kahramanlarının farkında mıyız?
İsmail Heniyye…
Yahya Sinvar…
Ebu Ubeyde…
Ve adını bilmediğimiz nice Filistinli mücahit ve mücahideler…
Onlar bu çağın kahramanları!
Onlar insanlığın ve İslam’ın onurunu koruyan izzetli savaşçılar!
Onlar asla yenilemez denilen, karşı konulmamalı denilen İsrail’e tam on beş aydır direnen cesur direnişçiler!
Onlar kendilerini yok etmek isteyenlere karşı küllerinden tekrar ve tekrar doğanlar…
Onlar İslam’ın göz bebeği Mescid-i Aksa’yı korumak için canlarından, evlerinden, sevdiklerinden vazgeçen, bize izzet ve şerefli yaşamanın ne olduğunu gösteren, tüm dünyanın onlar karşısında ittifak kurduğu, bu ittifak karşısında kardeşim dedikleri insanların onları yalnız bıraktığı savaşta ateşkes olmayacak diyen İsrail’e diz çöktüren gerçek kahramanlar!
Biz ise tarihte eşi benzeri az görülen bu kahramanlarla aynı çağa denk gelip sınırlara hapsolan zavallı insanlarız… Sınırlar… Kardeşlerimizi bizden ayıran fiziki ve hayali sınırlar… Fiziki sınırları aşmak için önce hayali sınırları aşması gereken zavallı bizler…
Tam on beş aydır gözlerimizin önünde yaşanan bu izzetli mücadeleye bakıyorum… Bir de bizlerin yaşamak için verdiğini sandığı saçma sapan uğraşlara… Bir Filistinli mücahit ve mücahidelere bakıyorum… Onların teslimiyetine, mücadelesine... Bir de bizim verdiğimiz mücadelelere...
Soğuk, açlık ve savaş yüzünden bebeklerin öldüğü bir dünyada daha iyi yaşamak için kendini her sabah bir döngünün içinde bulan kalabalık yığınlarız. Her gün kalkıp nereye gidiyoruz? Çalıştığımız işin, okuduğumuzun okulun ne anlamı var? Yediğimiz yemeğin, içtiğimiz suyun, aldığımız nefesin hakkını nerelerde harcıyoruz?
Neden yaşıyoruz ki?.. Bizim umursamazlığımız, bizim konfor alanlarımız yüzünden binlerce çocuk ölürken… Mescid-i Aksa tüm Müslümanların sorumluluğundayken… Aksa’nın şerefi ve izzetini korumak için canlarından, evlerinden, sevdiklerinden vazgeçen bu insanlar karşısında saçma sapan günlük rutinlerde boğulduğumuz için, zulmü bitirecek gücümüz olduğu halde bu gücü birbirimizin gözlerini oymak için kullandığımız için utanıyorum.
Enerjimizi, gücümüzü ve öfkemizi İsrail’e yardım eden liderlerimize yöneltmek varken üç maymunu oynayan, birbiri ile kavga eden, sosyal medyada kahramanlık yaptığını sanan insanlarla aynı ortamda yaşamaktan ve bunların karşısında acizce yaşamaktan utanıyorum.
Aynı idealleri paylaştığımızı söylüyoruz… Daha aynı topraklarda yaşadığımız, aynı inanca mensup olduğumuzu söylediğimiz insanlara karşı hüsnüzan besleyemiyor, birbirimizi dinlemeyi bilmiyor, birbirimize karşı ego savaşları veriyoruz… Kapı komşusunun yarasını sarmayı bilmeyen insanlar, bu şanlı direnişin neresinde olabilir ki…
Dünyada Filistinlilerin sergilediği kahramanlığın bir benzeri belki de hiç görülmedi… Tıpkı bizim acizliğimizin görülmediği gibi…
Filistinli esirlerin takas görüntülerini gözyaşları içinde sevinçle izlerken on beş aylık bu mücadelede hiçbir payı olmayan insanların sevinç naraları atmalarını hayretle izliyorum… Ve bir kez daha utanıyorum…