İnsan doğan fakat insan olmanın erdemini hazzedememiş insanoğlu için en önemli zaruretlerden biri de insanlığın tarihini anlamaya çalışmaktır. Çünkü insanlığın tarihi, aynı zamanda medeniyetin tarihidir. Bilimin, ahlakın, felsefenin, dinin, teknolojinin tarihidir.Tarihin farklı dönemlerinden geçerek, modern topluma ulaşan insanların, bugün yaşadıkları sorunların cevabı da bu sürecin içinde gizli. Onlarca kitabi bilgiyi bir anda beyinlere boca etmekten bahsetmiyorum. Sürekli olarak aynı yanlışların etrafında dönüp dolaşan bizlerin, artık anlaması gereken bazı şeyler var.
İnsanlık tarihinin özümsenmesi gerekiyor. Bu özümseme olmadan olmaz. Tarihi inceleyeceğiz, geçmişe yolculuğa çıkacağız. Toplumların nasıl oluştuğuna, ekonomik sistemlerin gelişimine, sınıfların doğuşuna, imparatorlukların yıkılışına göz atacağız, anlamaya çalışacağız. Bu insan olmak isteyenlerin en başta yapması gerekenlerden sadece biri. İnsan doğan ama hayvan gibi yaşayanlardan ayrılmamız gerekiyor. Bu ayrım çok ama çok önemli. Alman filozof Nietzsche Üstün insanı bu hayvansal dürtülerinden ve duygularından kurtulan insan olarak tanımlamıştı. Üstün insan aynı zamanda ideal insandır. Nietzsche her insanın ulaşması gereken bir nokta olarak görür Üstün insanı.
Antik Yunan ve onun etkisindeki Roma kültüründen Batı düşüncesine intikal ederek gelen süreçte idealize edilen insan, Nietzschede kıvama ulaşmıştır. İslam litürjisi açısından üstün insan tanımı, İnsan-ı Kamil terimi ile bir özdeştir.
İslam düşüncesinde ise Azizüddin Nesefinin bu anlamıyla ayrı bir yeri vardır. Nietzsche Antik Yunandan gelen düşünceleri Hıristiyan batı formasyonuyla derleyip toparlarken, İslam toplumunda bu görevi Azizüddin Nesefi üstlenmiştir.
Erdemli insanı yetiştirmek, onu var etme kaygısı, insanlığın alın yazısı kadar eskilere dayanır. İnsana yüklenen bu üstünlük mitolojilerde daha da ileri götürülmüştür. Antik Yunanda mitoloji hayatın ritmiydi. Her şey tanrıların adına şekil alıyordu. Mitolojideki tanrıların en temel özelliği insan şeklinde olmalarıydı. Tanrı yarı insandı. Buna tanrılaşmış insan da diyebiliriz. Bu insan verilen bir değerdi aynı zamanda.
İnsandan tanrılara tanrılardan insan yüklenen vasıflar, geçmişten günümüze kadar sürdü, daha da sürecek. Fakat günümüzde insana yüklenen bu misyondan yavaş yavaş uzaklaşılıyor. Dünyanın bir yaratıcısı olduğuna inananların dışında kalan ateistlerin de Tanrıya ilişkin söyleyecek sözleri mutlaka vardı. Bu iki dünya birbirlerine karşı her zaman sorgulayıcı, çoğu zaman kırıcı oldular. Ne yazık ki artık bu iki kesimin dışında işin içine farklı muhataplar da girmeye başladı. Üstün insana ulaşmak bir yana giderek, hayvansal özelliklerini ön plana çıkartan insan doğanlar yüzünden, insanlık "insanı" değersizleştirdi. Bu değersizlik insanın apoletlerini söktü.
Başrolde Nicolas Cagein oynadığı "Kehanet" adlı film işte tam bu noktada yazdıklarımı somutlaştırır nitelikte. Filmde, kıyameti bazı insanlara bildiren uzaylılar, seçtikleri iki çocuğu yanlarına alarak, insan soyunu kurtarırlar. Kıyametten sonra yeniden dünyaya gelerek, kurtardıkları çocuklarla insan soyunun devamını sağlarlar. Film hepimizin bildiği bir takım teorilerden yola çıkarak, uzaylıları insanlığın yaratıcısı konumuna getirmiştir. İnsanların uzaylılar tarafından dünyaya gönderildiği kurgusu, filmi çekici kılmış olsa da, Batı ülkelerinde bu tip inançlar oldukça yaygın ve yeni değil.
Batıda yaygın ama bu işin en yetkili ismi Yahudi Zecharia Sitchin. İnsanların uzaylılar tarafından dünyaya bırakıldığını iddia eden Sitchin, 5 ciltlik "Dünya Tarihi" adlı eseriyle insanlık tarihini kendi penceresinden yorumladı. Sitchin, oldukça donanımlı bir insan, doğu dillerine hakim, ölü dilleri dahi biliyor, buna karşılık yazdıkları insanların zihinlerini bulandırmaktan öteye geçmedi. Her şeye rağmen Sitchinin 30 yıllık bu çabasını takdir etmek gerekiyor.
Sitchinin yazdıkları, güçsüzleşen, iradesizleşen, hayvanlaşan insanın kendisine yeni "tanrılar" aramasından başka bir şey değildi. Çünkü artık "insan" o eski ihtişamından hayli uzaklaşmıştı. Mesela Hallacı Mansurun "Enel-Hak" değerlendirmesi de insana verilen değerin bir yansımasıydı.
Evet, bilişim çağında sanal dünyanın, gerçek dünyaya yön verdiği bir zamanda, insanoğlu, insan vasfını kaybederken, kaybettiği değerlerin bir daha geri gelemeyeceğini biliyor.
Nefsine yenilen insan, yenilmişliğin verdiği acziyetle, çıkmaz sokaklara sapıyor, karanlık dehlizlerde kayboluyor. Ve kendisine yeni kurtarıcılar arıyor. Bu yenilikçilik onu karanlığın diplerine çekiyor. Bu kayıpların en aza indirilmesi için, en başa dönmemiz ve Sitchinin yazdıklarının tam tersi bir şekilde, insanoğlunun insanca yaşaması ve üstün erdemle donatılması için, yolculuğa çıkmamız gerekiyor....