Üst akıla karşı ne yapmak gerekir?

Abone Ol

Dünkü yazımda dış güçler ya da Cumhurbaşkanı’nın ifadesi ile bölgemizdeki terör örgütlerinin arkasında bir üst akıl üzerinde durmuş, üst aklın varlığını tespit etmenin yeterli olmadığı, dış güç ya da üst akıl olarak nitelendirilenlere karşı Türkiye olarak nasıl bir tavır almamız gerektiğine dikkat çekmeye çalışmıştım. Çünkü emperyalist güçler sömürülerini sürekli kılabilmek, bunun da ötesinde en az zararla (masrafla) en fazla çıkar sağlayabilmek için birtakım planları uygulamaya koyuyorlar. Bunu görmek ve bilmek için ille de tepelerde olmaya, özel bilgilerin gelmesine gerek yok. Gerekli olan bölgemize özellikle de ülkemize yönelik birtakım hesapların sahibi ülke ya da ülkelere karşı nasıl bir strateji belirlememiz gerektiğini düşünmek, gerekirse kendimizi uzun yıllardan beri hapsettiğimiz oluşumlara karşı alternatifler geliştirmek durumundayız. Geçmişte Komünizm’e karşı koruyucu kanatları altına kedimizi tamamen korunmasız attığımız Batı ittifakının gelinen noktada ülkemizi birtakım dış tehditlere karşı korumasından çok Batı ittifakının çıkarlarını korumakla görevli bir konuma gelmiş bulunuyoruz. Meseleye ister BM ister NATO açısından bakalım ülkemiz ve İslam dünyasının yararlandığı bir husus olmadığı gibi, onların kolay sömürü alanı haline gelmiş bulunuyoruz.

Sadece Irak ve Suriye’de son yıllarda yaşananlara baktığımızda bile Türkiye ABD ve yandaşları tarafından ihtiyaç halinde kullanılacak bir ülke olarak görülüyor. Bu görüntünün gerek yönetim bazında gerek toplum olarak kanımıza dokunduğunu söylemeye bile gerek yok. Ancak, olaydan toplum olarak rahatsız olmamız olağandır ama yeterli değildir. Artık bu kullanılma, bölgemizde emperyalist güçlerin ileri karakolu görümünden kurtulmamız gerekiyor. Bu noktada özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın zaman zaman BM ve ABD’ye yönelik çıkışlarına katıldığımızı belirtmek isterim. Ancak, çıkışlardan sonuç alınıp alınmadığının da irdelenmesi gerekiyor. Çıkışlara rağmen ABD ve yandaşları ile ilişkilerimizde değişen bir şey olmuyor, son sözü müttefiklerimiz(!) söylüyor, biz de razı olmak durumunda kalıyorsak bu işte bir yanlışlık olduğu ortadadır.

Öfke ile ayağa kalkmak çoğu zaman faydadan çok zarar verebilir. Bu bakımdan serinkanlılıkla dış ilişkilerimizdeki statükoyu değiştirici uzun vadeli ve akılcı yeni hedeflerin belirlenmesi ve bu yönde gerekirse bedel ödemeyi de göze alarak adımlar atmak gerekiyor. Statükoyu koruyarak arada bir çıkışlar yapmak, ABD’nin bize rağmen birtakım oluşumlara zemin hazırladığını söylemek yeterli değildir.

Bu noktada bir fıkra aktarmak istiyorum. Çünkü fıkralar bazen uzun uzun yazı ve kitaplar yazmaktan insanın meramını daha rahat anlatır. Zalimlere karşı dik durmak elbette insan olmanın gereğidir. Ancak, anlatacağım fıkradaki duruma düşmemek gerekir.

Teröristlerin görevini kabadayıların üstlendiği dönemlerde ceketini omzuna atmış kabadayının birisi kahveye girerek, “Heytt… Var mı lan bana yan bakan” diye narayı patlatır. Kısa süren bir sessizliğin ardından birisi ayağa kakarak, “Var… Ne olacak ” karşılığını verince kabadayı hemen o kişinin koluna girer ve cılız bir ses tonuyla, “Var mı ikimize yan bakan” diyerek ilk hamlesinden vazgeçiverir. Bu ani değişikliğin ardından kabadayının orada bulananlar üzerinde hiçbir etkisi kalmadığını söylemeye gerek yok sanıyorum. Bu bakımdan dış güçlerden söz etmek yerine bu dış göçlere karşı geliştirilmesi gereken tavra odaklanmak gerekiyor.